21 Aralık 2010 Salı

sudan

İçindeki Düşman?*

Zaten belliydi, kapkaranlık bir koridor. Ucunda bir dansöz oynuyor, hemen yanındaki kâğıdı alıyorum; ‘Türk Lokumu’ yazıyor, ha evet turkish delight hesabı diye düşünerek yürümeye başlıyorum. Dansöz birden gözüme çok iri gelmeye başlıyor, fark ediyorum ki erkek. Kâğıdını okuyorum, ‘…sanatçının göründüğü ilk performans projesidir.’ Oldukça iddialı, bir süre bakakalıyoruz arkadaşımla. İnanılır gibi değil, izledikçe izleyesim geliyor, kıpkırmızı rujuyla çok özgür çünkü.

Yavaş yavaş içeri giriyoruz, tabi ki de video gösterilerinden oluşan bir sergi olduğuna göre yarı karanlık olması da normal. Hangi sırayla hangi videoları izlediğimi hatırlamıyorum o yüzden şimdi başlık başlık olarak devam edeceğim.

Peruk Takan Kadınlar

Uzun bir salon, salonun bir ucu 4 ekran, diğer ucu oturma alanlarından oluşuyor. Hangisinin karşısına oturursak onun sesi oturduğumuz sıranın arkasındaki hoparlörden geliyor. 4 ekran diyorum ama 1i tamamen karanlık. İlk videoyu salonun işleyişini kavrayamadığım için geçiyorum, ikinci video kanser yüzünden peruk röportajından oluşuyor. Üçüncü video tamamen karanlık, sebebi ise üniversitede başörtüsü yasağı yüzünden peruk takan bir öğrencinin görüntü vermek istemeyişiymiş. Biraz dinledikten sonra onu da geçiyorum, önyargı denilen durumun her insanda olanından ben de mevcut çünkü. Geçiş sebeplerimden biri de denk geldiğim ilk cümlelerin hoşuma gitmeyişidir belki de. En sondaki videoda ise bir travesti var. En çok onu dinliyorum, bu sergi de bununla ilgili bir şeyler var çünkü. Sebeplerini, hareketlerini, konuşmasını, duruşunu… Ardından bu salondan çıkıyoruz. Fakat daha sonra ‘peruk takan kadınlar’ın metinlerinin bulunduğu kitap elime geçiyor ve hepsini tek tek okuyorum. Kitabın başında Kutluğ Ataman’ın bir ön yazısı var, enstalasyonların metinleştirilmesi üzerine, diğer bir değişle kitap haline getirmek doğru mu değil mi üzerine. İçerik kadar o da dikkatimi çekiyor, yapmak istemediği halde kitap haline getirmiş. Fakat bunun ortaya çıkaracağı sonuçlar hakkında iyi şeyler düşündüğü için bunu yaptığını da eklemiş. Açıkçası izleyemediğim kısımları okumam benim açımdan oldukça iyi oldu, dahası bütünü algılamak bakımından kesinlikle hepsinin izlenmesi gerektiğine karar verdim, bu da sonuçlarının iyi olduğunu gösteriyor. İlk kaçırdığım video siyasi faaliyetlerde bulunan ‘hostes leyla’. O kadar ilginç bir konusu var ki, peruk resmen hayatını kurtaran bir simge haline gelmiş. İkinci videodaki peruğun işlevi ise hastalıkta kaybedildiği düşünülen güzelliği doldurmasıdır. Üçüncü ve kaçtığım videoda, peruk tarif etmeye kelimeler bulamayacağım bir halde. Okurken kendimi kötü hissettim, öyle ki aklımda oluşan durum türban takan bir öğrenci için peruk takma zorunluluğu neyse saçı açık gezen bir insan için türban takma zorunluluğuymuş gibi geldi. Karışık çok karışık durumlar, içinden çıkılamaz tarifler içeriyor bu video. Farklı kadınlar, aynı peruk ama bambaşka simgeler haline geliyor.

Ruhuma asla

Bu salonun içerisi o kadar büyüleyici ki, farklı koltuklar, farklı televizyonlar ve her televizyonda oynayan aynı filmin farklı sahneleri. Önce birine oturuyoruz, sonra orada filme odaklanamayıp diğer koltuğa geçiyoruz. Yine bir travesti var karşımızda, biraz Fransızca konuşuyor, biraz Türkçe. Görüntüde sevişiyor ama bir yandan ağıt yakarcasına şarkı söylüyor, bir yandan sevişmesine dönüp kızıyor partnerine, sonra şarkısına devam ediyor. Aynen kâğıdında yazan gibi ‘Çıplak ve çekincesiz’ bir video bu.

Dilenciler

İşte bu elimi ağzıma götürüp hayır bunu yapmış olamaz dediğim enstalasyondu. Çok gerçek, fazla gerçektiler fikrimce. Gözümü içine bakan 7 insan var, aynı boydayız ve hepsi de normalde görsem göz göze gelmekten kaçındığım karakterler, burada ise kesinlikle gözlerimi kaçıramıyorum. Hepsine tek tek bakıyorum, bu sefer kaçmıyorum. Metnini okuduktan sonra bazılarının oyuncu bazılarının gerçek dilenci olduğunu öğreniyorum ve tekrar bakıyorum. Kurmaca ve gerçekliğin bu kadar bütünleşik halini bunu okumadan önce fark etmek ise neredeyse imkânsız. Okuduktan sonra ise ayrımına varıyorum, belki doğru belki yanlış bu oyuncudur dediğim karakterleri belirliyorum. Elimle kapattığım ağzımı açıp diğer videoları izlemek üzere çıkıyoruz.

99 Ad

Havada yüzen 5 ekran var ve beşinde de aynı adam öne arkaya sallanan bir performans sergiliyor. Ekranlar havaya kalktıkça adamın hareketleri daha da hızlanıyor. En arkadaki ve en havadakindeki hali çıldırmış gibi, o kadar hızlı hareket ediyor ki kendisi bile zar zor seçiliyor.

Çarpıcı, bakınca görünmeyenin gözümüze sokulduğu, bakmadıklarımızın sergilendiği, Türkiye’deki sosyal ve kültürel olayların yansımalarını sunan, izleyici ile birebir ilişki kurmayı başarabilen oldukça güzel bir sergiydi. Çocuklara bir yeri gezdikten sonra sorulan o meşhur soruyu kendime sordum ve en çok merak ettiğim şeyi düşündüm, o da Türkiye'de açılan bu ilk retrospektifin isminin neden ‘içimdeki düşman’ olduğuydu. Sonra da cevabını merak etmemeye karar verdim, nasıl yorumladığım cevap niteliğini taşıyabilir diye düşünüyorum.


*20. yüzyıl sanatı dersi için hazırlanmış bir ödev metni

12 Aralık 2010 Pazar

yekpare


kaç gündür dilimde haydarpaşa ve video mapping!
çok istiyordum canlı izlemek oldukça güzeldi. 15 dakika sürdü, ses de yeterliydi. üstelik soğuk moğuk demeden bir çok insan gelmişti.
ama keşke o kadar insanın dizildiği alanın önünden vapur geçirmeselerdi! çok mu zor 15 dakikacık bekletmek o vapurları.

çatı çok kötü, korkarım uzun bir süre zihnimize işlemesi ve bu haline alışmamız için o çatı öyle kalacak. çok iç acıtıcı, gerçekten.

bir kaç fotoğraf da var;








































yıkılmasın ya, olmaz mı?

http://www.youtube.com/watch?v=HR7NzZWrlV4

galata kulesi









12.12.2010~19.30

8 Aralık 2010 Çarşamba

uzak

istanbul'a ilk gelişimdeki bilet alışım gibi değil bu, bu başka.
9 şubat 10.35
başka ama tarif edemiyorum, ilk dakikalar.
uzak ama burdan uzak değil, herşeyden, herkesten uzak.

360-x




































































































































29 Kasım 2010 Pazartesi

Bin Jip


Ki-Duk Kim/Boş ev'den

28 Kasım 2010 Pazar

2 kelam

bir.
Pera müzesi'nin kültür sanat sohbetleri adlı her ay yaptığı bir tür etkinlik var, geçen ay Ahmet Ümit gelmiş, bu ayki konuk ise Aydın Boysan'dı. İlk kez dinleme fırsatım oldu, çok tatlı inanılmaz iyi bir adam. bir saat boyunca kendi yazdığı metin üzerinden konuştu, müzecilikten girip mimarlıktan, şehirden, gezilerden, yazarlıktan, hayattan, siyasetten o kadar çok şeyden bahsetti ki, üstelik bir saat boyunca tüm konuklar otururken kendisi ayaktaydı. en sonda Vehbi Koç ile ilgili anılarını anlatıp müze için teşekkür edip onu da anmış oldu. sorular ikramlarla birlikte söyleşi bitti.

burada küçük bir röportajı var;

ayrıca kendisi uzun yıllar mimarlık yapmış ve çok sayıda kitabı olan biri. ilgilenmek isteyenler kısaca bir arama yapıp üstadın hertürlü röportajına, kitabına, mimari uygulamalarına ulaşabilir. ben de en kısa sürede bir kitabını edinmeyi düşünüyorum.

dipnot1.etkinliğe katılabilmek için pera dostu olmak gerekiyormuş. Olduk bakalım, bir yıl boyunca 20 tlye müzeye de ücretsiz girebiliyormuşuz. umarım bir sonraki ay güzel bir konuk çağırırlar, sonra bir sonraki dönemin başında görüşücez pera.
dipnot2.etkinliğin sponsoru starbucks coffee idi, kahve ve kek dağıttılar. dağıttılar dağıtmasına da başlangıçta kahvenin öyküsü ve tadılacak kahvelerin hikayesine dair konuşma yapıldı. açıkçası beğenmedim, olmamış keşke stand kurulsa broşür falan dağıtılsaydı. başında uzun uzadıya anlatmak, insanların sorularını almak gibi şeyler. neyse sponsordur yapar diyelim.


iki.
istanbul modern'de bu ara Kutluğ Ataman var, çok sayıda video enstalasyonuyla geniş bir sergi açmış. çok vakit harcadık ama güzeldi, gidilip gezilesi. özellikle eşcinseller ile ilgili çalışmaları benim en çok dikkatimi çekenlerdendi. serginin başındaki ilk enstalasyonun da kendisinin dansöz kıyafetleri giyip oynaması olduğunu da buraya not olarak düşüyorum.

dipnot3.istanbul modern yine güzel hep güzel.

ek olarak, haydarpaşa yandı bugün, modern'den dönerken görünce oranın yanıyor olmasına hiç ihtimal vermemiştim. daha dün yanından geçerken nasıl hala buranın kapısından çıkıp istanbul'a şöyle bir bakmamış olabilirim, nasıl hala bu kadar büyülü bir yapıyı gidip görmemiş olabilir diye düşünüyordum. gidemeden bugün yandı, çatısı komple yandı. eğer bunu fırsata çevirirlerse, haydarpaşa projesini hayata geçirip orayı otel yaparlarsa yıkmasınlar diye önünde yatacağım ikinci bina olacak kendisi. söylüyorum, ciddiyim, gider önünde yatarım.
ilki de akm.
ayağını denk al büyükşehir.

24 Kasım 2010 Çarşamba

re-flex*

çok hastaydım o sınırlardan çıkarken, tekrar gelmem hiç bir yere gitmem diyordum.
yakındır tekrar ziyaretine gelicem, hazırlan.
eğer bu sefer de, bu sefer de, bak dilim varmıyor.
gel barışalım çanakkale, olmuyor böyle.
2. boğazsın, ada güzelisin, güzel şehirsin
ama
iyisi mi hazırlan. sıcak olsun mu? güneşli? tamam hafif çişelesin.

bekle bakalım.

7 Kasım 2010 Pazar

kesit







eminönü altgeçit
cmt~17.00

kayıp

itef


bir balık diyor, japon balığı,
dile ondan ne dilersen.
küçük bir çocuktan bahsediyor,
sonra büyük bir imparatorluktan.
paris için kentim diyor,
beni büyülüyorsun,
senden uzaklaştığımda
kendini özletiyorsun.
kaçma istediği uyandıracak kadar hakiki,
varlığından şüpheye düşülecek kadar hayali
diyor istanbul için.

19 Ekim 2010 Salı

Cabinet de curiosités

insan meraklı bir yaratıktır, bulduğu tüm çekmeceleri, dolapları karıştırmak ister ama yapamaz.

"ey insan, bunu yapabileceğin bir yer biliyorum. atla gel taşkışlaya, bir sergi var, bir sürü dolap var. hepsi senin karıştırman için."

zemin kat koridorlarından birinde 1. sınıfların 'merak dolabı' adlı sergisi var. bugün kendimi dolaplara saldırırken buldum, içlerinden de o kadar güzel şeyler çıktı ki. fotoğraf makinamı kaptığım gibi tekrar ziyaret edicem, şiddetle tavsiye.

bloglarından;

taşkışladaki diğer sergiler için;

isveç tohumları / swedish seeds

günümüz 100 japon tasarımı /japanese design today 100
(ayrıca 2010 japon yılı etkinlikleri)

ve bunlara ek olarak da bilumum öğrenci sergisi.

geliniz, geziniz.

10 Ekim 2010 Pazar

neye

daha değil, ama çok az kaldı.

5 Eylül 2010 Pazar

mesela

Mesela binaya girdiğiniz an bazı tanıdıklarınız olduğu için üst kata çıkarsınız eğer ki üst kata çıkmasaydınız alt kattaki kayıt yerine uğramanız gerekirdi ama sizin gibi bir sürü uğrayan olduğu için sıra bekler işlerinizi vakit kaybettikten sonra hallederdiniz ama siz şanslısınız ve sizin tanıdıklarınız var dolayısıyla siz üst kattaki bazı tanıdıklarınızın yanına gidersiniz ve gidince ne göresiniz tanıdıklarınız sizin için işlemleri halletmiş sizi sıraya koymuş ve size sadece beklemek kalmış fakat yine de emin olamazsınız yanınızdaki tanıdığınıza sorarsınız şimdi ne yapmalıyım diye o da cevap verir kapının önünde bekle ismin okununca içeri girersin diye başlarsınız daha önceden bildiğiniz koridoru aramaya hemen bulursunuz bulmasına ama kapıda bir sürü garip insan vardır onların yanında yer edinirsiniz ve beklemeye başlarsınız iyi haber şudur ki çok beklemeden ilk okunan isim siz olursunuz ilk okunan isim siz olmasaydınız da sorun olmazdı ama bir süre sonra isminiz hala okunmasaydı o zaman paniklemeye ve ne yapacağınızı düşünmeye başlamalıydınız ama neyse ki isminiz ilk sırada okundu çünkü sizin tanıdıklarınız var ve siz şanslısınız içeri girersiniz karşınızdaki kişinin dediklerini yaparsınız ve odadan çıkarsınız çıkar çıkmaz odadaki kişinin sizden istediklerini nasıl alacağınızı düşünürsünüz ve hemen ilk gittiğiniz masaya gidersiniz sorarsınız fakat onlar da işleriyle meşguldür başlarını kaldırıp samimiyet belirtisi göstermeyebilir ola ki gösterdiler o zaman bilin ki bazı tanıdıklarınız devrededir fakat şu an böyle bir durum söz konusu değildir dolayısıyla siz de o bazı tanıdıklarınızı bulmaya çalışırsınız ne yazık ki onların da o sıralar işi vardır bir iki dolandıktan sonra masaya geri gelirsiniz masadakiler çok ilginç bir şekilde ne yapmanız gerektiğini anlatır eğer anlatmamış olsalar ne yapmanız gerektiğini onlara sormak zorunda kalırdınız yoğunlukları nedeniyle verecekleri cevaplar ya çok hızlı ve anlaşılmaz olurdu ya da anlaşılır fakat akılda tutması zor olurdu neyse ki siz şanslısınız yapılacakları yavaş anlaşılır ve akılda tutması kolay bir biçimde söylediler ve siz onları teker teker yapmaya koyulursunuz önce en alt kata inersiniz ilginç bir makinenin önüne geçip bir süre beklersiniz sonra orayla işiniz biter bir diğer odaya geçip birinin boğazınıza bir cismi batırmasına izin verirsiniz tabi bundan önce başka samimiyetsiz biriyle daha konuşursunuz odaya ne zaman gelebilirim dersiniz o da birazdan sizi çağıracağım der belki de hiç bir şey demeden uzun süre bekler o zaman siz galiba beni duymadı ile acaba duydu da beni umursamıyor mu arasında kalırsınız tekrar seslenip seslenmemek arasında kalırken o cevap verir ve siz böylece garip bir adamın boğazınıza bir cisim batırmasına izin verirsiniz ve o da bittiğinde artık tek bir işiniz kalmıştır o ilk geldiğiniz masanın oraya gidersiniz karşısındaki odada sizi bekleyenler vardır tüm alışıla gelmişlikleriyle sizi bir yere oturturlar talimatlar verirler ve işlerini yapmaya koyulurlar sizin orada canınız yanarken onlar tüm normallikleriyle yüzünüze bile bakmadan işlerini yapmaktadırlar yüzlerine bakarsınız acaba acı çektiğimi anlıyor mu diye düşünürsünüz anlıyorsa teselli etmesi gerekmez mi dersiniz teselli etmiyorsa acı çektiğimi bilmiyor mudur dersiniz sonra da onların ne acıyla ne teselliyle ilgileri olduğunu fark edersiniz aslında sadece onların değil bütün bu binayı kaplayan insanların ne acıyla ne teselliyle ne de samimiyetle alakaları olmadığını anlarsınız ve siz samimiyetsiz ortamları hiç mi hiç sevmezsiniz bu yüzden işinizi bitirir acınızı çeker ve o binadan mümkün olduğunca çabuk bir sürede hızlı ama dışarıdan bakıldığında normal gözüken adımlarla ayrılırsınız



"Sevgili Georges,

Son okuduğum kitabının beni okurken fazlaca etkilemediğini söyleyebilirim. Fakat zihnimin bazı şeyleri sonradan birleştirdiğini itiraf etmeliyim. Geçenlerde 'ücret artışı talebinde bulunmak için servis şefine yanaşma sanatı ve biçimi' tadında bir gün geçirdim. O zaman hissettiklerimi işaretsiz dile getirme dürtüme engel olamadım. Bu dürtüyle çıkan şu korkunç yazı sayesinde kitabını tekrar hatırladım. Fazlaca etkilenmediğimi mi söylemiştim? Koca bir yalan. Fazlacanın da ötesinde etkilenmişim.

Paris'te ziyaretine gelmeyi düşünüyorum umarım senin için de bir sakıncası yoktur.

Sevgilerimle,

Nilden"

3 Eylül 2010 Cuma

Eylül 2010

şimdi bu ay içerisinde nerede bu tarihi görsem aklıma hep başkası gelecek.
9 aydır bekle bekle, git gel karın sev, kımıldadı mı, tekme mi attı diye düşün düşün. sonra gelsin tosuncuk, bütün ilgiyi alsın, tahtımı kapsın. oldu mu Eylül?

'hadi yine iyisin Eylülcüm, halan seni sevdi. Dün pek dikkat ettim, mavileri giydim. gözlerini daha gelir gelmez açıcağını bildim, herkesi incelerken en çok bana dikkat edeceğini tahmin ettim. 2 eylül dedim, 2 eylül'de geldin. beni hiç üzmedin, teşekkür ederim. hadi büyü de İstanbul'a gidelim.'

15 Ağustos 2010 Pazar

zorunlu dönüş

yazın en sıcak zamanlarını yaşadığımız şu günlerde, ben evde yatıp ilaç içmeyi, popomdan iğne yemeği, 2 hafta hiç evden çıkmamayı tercih ediyorum.
gökçeada'ya hem gezmeye hem çalışmaya gitmiş iken, bugünü iple çeker iken, biraz ateşlendim.
sonra biraz daha, biraz daha. İzmir'e erken dönmek zorunda kaldım, meğer zatürre olmuşum.

en çok üzüldüğüm şey de bugünkü festivale katılamıyor oluşum. neredeyse bütün haftayı bunun için geçirmiştim. Ada'da bugün büyük kutlamalar olucak. Kısmet değilmiş diyelim.


Gökçeada'yla ilgili de kısa bir şeyler yazarım daha sonra.

27 Temmuz 2010 Salı

balıklar da oyun oynar*

2010 yaz tatili maratonunu 1 haftada bitirdik ve ben sonunda izmir yüzü görebildim.
aklımdaki 1-2 şehiri daha görmüş oldum, hatta gördüklerimi bir daha gördüm. sırayla şöyleydi; adana, antakya, gaziantep, mersin ve alanya.

gezi arkadaşlarım olan anne ve babayla bir ilginçlik yaparak adana'da buluştuk.
tabi ki de buluşur buluşmaz kendimizi çok yorup hiç bir şey yememeye karar verdik çünkü Adana'ya asıl geliş sebeplerimizden biri de kebabtı( ya başka ne olacaktı). benim etrafımda
gördüğüm Adana ile alakalı her insanı sıkıştırmam sonucu öğrendiğimiz otele yerleştik ve şehri ikiye ayırdığı söylenen(eski-yeni) büyük cami tarafına gitmeye başladık. Sabancı'nın Adana'ya yaptığı yatırımlar hayli fazla, bunda çocukluğunun Adana'da geçmesi de baya etkili. Bahsettiğim devasa 1989 yapımı cami onların bağışıymış mesela.

Eski Adana tarafını görmek istediysek de olmadı çünkü yol çalışmalarının olması kenti
mahvetmiş. hali hazırda gittiği yoldan geriye dönemeyen bir gezi ekibi olarak bu garip yollardan geçmek istemedik ve rotamızı Seyhan Nehri'ne çevirdik. çok sıcak, felaket dedikodularına inanmayın, gayet nefes alınabiliyormuş. ayrıca sahil kenti olan Adana, nehrin alüvyonlu toprağı taşıyıp denizin kıyısına dökmesi ve bu toprağın çok verimli olması sebebiyle bir deniz yerleşkesi olmaktan çıkmış(gezi arkadaşlarımdan birinin coğrafya öğretmeni olması baya işe yarıyor). doğal olarak deniz kenarında tarım var. fakat Adana denizimiz yoksa nehrimiz var diyerek nehir kenarına öyle bir yerleşmiş ki. her taraf yeşil, yeşillerin arasında yemek yerleri, barlar, restoranlar vs
. Çukurova Üniversitesi'nin olduğu taraflar buralar, gelmeden önce de en güzel yerlerin burada olduğu duymuştum.

bu küçük geziyi bitirdikten sonra tabi ki asıl amaçlarımızdan birini gerçekleştirmek için bahsettiğim nehir kıyısında bulunan, herkesten duyduğum Kolcuoğlu kebabçısına gittik. ikram ettikleri 5632 çeşit mezeyi yedikten sonra etleri de tatlı niyetine yemiş olduk(?!). yanında da ısrarlar üzerine şalgam içtik. midemin baskısı vücudumu uyuşturduğu için ben o masadan pek sağlam kalkamadım açıkçası ama evet beklenildiği gibi adana gerçekten orada farklıymış.

otele dönmeye çalışma çabalarımız uzun süre sonuç vermedi. sora sora sonunda bulduk ve gezi ekibi arasında en yaşlısı ben olduğum için direk uyudum. geri kalanlar şehri bir de akşam görelim deyip yürüdüler. sabah erken saatte kalkış var(bu cümleyi artık kurmayacağım zira bu ekip ile her günümüz 7de başladı).

Sabah Adana'ya veda edip Hatay'a doğru yola çıktık. İlk gittiğimiz yer Samandağ'dı, ekip
arkadaşlarımın orada bir arkadaşı varmış o bizi gezdirecekmiş. İyi dedim, gidip o arkadaşı
da(artık ona rehber diyeceğim) aldık ve gezmeye başladık. Önce sahil kenarına gittik. Giderken gördüğümüz sayısız türbe nedeniyle rehberimiz bizi aydınlattı; hatay'da çok sayıda alevi yaşıyormuş ve buldukları her ilahi yeri çevirip burası türbe diyorlarmış. mesela şöyle yaptıkları da olmuş, eski zamanlarda artık göktaşı mı meteor mu uzaylı mı ne düştüğü bilinmez bir yere nur düştü nur düştü burası türbe olsun diye çevirmişler. böyle böyle sayıları belirsiz kubbeli yapılar ortaya çıkmış. Bunların en ilginci de sahilin kenarındaki Hıdır türbesi. türbenin etrafını araç yolu çeviriyor, yani aslında meydanın tam ortasında türbe var gibi bir şey. Peki bu ne işe yarıyor, insanlar türbeyi arabayla tavaf edebiliyorlar. bizzat şahit oldum, arabayla dönüyor etrafında 3-5 tur!

bu garip yerden ayrılırken rehberimiz bizi aydınlatmaya devam etti. Hatay'ın dinlerin buluştuğu yer olarak söylenegelmesi hakkında konuşurken, 'hoşgörü'nün ne denli gerçek olduğunu sordum. Rehber, şu tarafta ermeni köyü var, şurada aleviler yaşıyor, burada ise hiristiyanlar diye anlatılıyor fakat şu meşhur kilise nerede oraya gidelim dediğim zaman kiliseden geriye hiç bir şey kalmaması hakkında dem vuruyordu. Şayet hoşgörü dedikleri bu ise söyleyecek söz bulamadım. Kendisi de zaten çok da var olmadığını açıkladı.

Samandağ'ın sahil kesimini dolaşırken rehberimiz bize, bu terkedilmiş gibi duran ya da daha
sezon açılmamış mesajını veren beldenin sebebini anlattı. Zamanında bir sürü pansiyon, yazlık, otel, çeşitli turist merkezleri olan bu beldeye çok fazla arap turist geliyormuş(şuan da arap nüfusu hayli fazla). belde hareketlendikçe hareketlenmiş, büyüdükçe büyümüş, otel sahiplerinin bir süre sonra gözü dönmüş ve normalinden çok daha fazla para istemeye başlamışlar. böylece turist de gelmez olmuş ve tek tek tüm tatil mekanları kapanmış. Sokaklardaki lüks araba çokluğunun sebebi ise zamanında kenevir ticaretinden köşeyi denen çok sayıda insan olmasıymış. Hala da bir sürü kaçak mal ticaretinden zengin olan sayısı hiç de az değil.


Sahil kesiminde biraz ilerledikten sonra titus kaya mezarlarına gittik. çok ama çok bakımsız, korunmamış haldeki kaya içine oyulmuş mezarları gezip geri indik.


Ardından internette pek de okumadığım şelalelerin olduğu Harbiye beldesine gittik. Burada entarili adamlar o kadar fazlaydı ki tabelalar da arapça
yazılmaya başlamış. tabi ki de şelalenin aktığı yerlere hemen 3-5 restoran kondurmuşlar. suyun hızla aktığı yere yerleştirilen masalardan birine oturduk ve biramızı suya koyup bol tuzlu yemeklerimizi yedik. Bu yöredeki nar ekşisi aşkını da not düşmeden geçmiyorum.

coğrafyacımızın ısrarları üzerine çok bahsedilen hatay mozaik müzesini gezdik. kimse kusura
bakmasın ama çıkardıkları tüm mozaikleri yanyana sadece isimleriyle sergilemek çok da bahsedilecek bir şey değil. Ha tabi bir de çıkartılan bir mozağin ortalama olarak %30-40 ve bazen %70 lik bir kısmı olmadığı/çalındığı/parçalandığı düşünürsek hiç de büyütülecek bir müze olmadığını anlamış oluyoruz. (bu kısımda sevgili coğrafyacımız pek bir yorum getirmedi, asıl yorum gaziantepteki mozaik müzesini gezince geldi)

Hatay'a geldik künefe yemeden gitmeyelim diyerek künefe de yedik. Ben zaten künefeden anlamam ve yemem, orada usul gereği yedik, beğenmedim. diğerleri ise baya beğendi.

böylece rehberimize teşekkür edip bu garip şehri terkettik ve Antep'e doğru yola çıktık. 3-4 saatlik yolculuktan sonra, ekimde okuldan bir grup insanla görme şansı bulduğum ve kaldığım Antep'teki otelimizi bulmak için çabalamaya başladık. yaya olarak merkezini ezberlediğim bu şehire arabayla gelince afalladım ve ekip arkadaşlarımı o kadar sinir ettim ki, 45 dakikadan sonra otele girdiğimizdeki yüz ifademizi gören resepsiyonistler bize sakinleşmemiz için kekik çayı ikram ettiler. Hayli yersiz yönsüz bir insan olduğumu burada tekrar kanıtlamış oldum.

eşyaları bırakıp Antep'in o meşhur evlerinin birinin bahçesinde canlı müzik yapan la mia verita'ya gittik. bu yorgunluk ile bu güzel yerin birleşiminde de küçük bir doğumgünü kutlaması yaptık.

sabahın yine bir köründe uyanıp kahvaltımızı yine araplar eşliğinde yaptık ve yaya olarak merkezi gezmeye başladık. Bu sefer rehber bendim, ekimdeki geldiğim 5 gün nereleri gezdirdiler ise bize, onları da oralara götürdüm.

Önce, restorasyonda ve eski yapıların kıymetini bilmede inanılmaz iyi olan Antep'in 'kültür yolu projesi' kapsamında restore edilen kale ve çevresini gezmeye başladık. Çarşı, bedesten ve hanları gezdikten ve alışverişimizi yaptıktan sonra çarşıda bulunan İmam Çağdaş'da yemek yedik. bir kez daha kebabın bu yörede yenmesi gerektiğini karar verip otele döndük. biraz daha uzak yerlere gideceğimiz için arabayı aldık ve Antep'in müzesini gezmeye karar verdik. Ekimde inşaatını gezdiğim zeugma müzesinin açıldığını düşünüyordum fakat yetiştirememişler (zeugmadan çıkan tüm mozaikler oraya taşınacak, inanılmaz büyük bir yer). dolayısıyla o
mozaikler hala bu müzedeymiş. burayı gezince ekiptekiler gerçek anlamda mozaik görüp, mozaik sergilemenin, yanında hikayelerini yıllarını yazmanın ne kadar önemli olduğunu farkettiler ve baya etkilendiler (he he hatay). Hala da sergilenmeye bekleyen bir yığın mozaik depoda bekliyormuş. (ayrıca bir önceki gelişimde antik kente de gitmiştim, oraya da büyük bir strüktür inşa ediliyor. kent tamamen koruma altına alınıp sergilenebilecek)

Buradan sonra Antep'e dair herşeyi bulabileceğimiz kent müzesini de gezdik. Tarihi, gelenekleri, yöresel yemekleri, yapıları, restore edilen bölgeleri vs şeylerin anlatıldığı ve sergilendiği yer de aslında restore edilen bir han. Bayazhan'ın üst katları kent müzesi olarak kullanılırken avlusu ve alt katlarında avluya açılan bölümleri ise restoran olarak kullanılıyor.

Kent müzesini hızlı hızlı gezip bitirmemizin amacı Antep'e 1-1.5 saat uzaklıkta bulunan, baraj yapımı nedeniyle sular altında kalan Halfeti'ye gidecek olmamızdı. Yine yollarda uyudum ve Halfeti'ye ulaştık.

Arabadan iner inmez bizimle muhabbete başlayan bir tekne sahibiyle yola çıktık. Kendi köyü de
suların altındaymış, eski halini anlattı, suların ne kadar yükseldiğini anlattı. Ekip arkadaşlarım önce güvenliğimizden endişe etseler de bir süre sonra kendilerini manzaraya kaptırıp korkmaktan vazgeçtiler. Hasankeyf'ın sonuydu aslında şuan yaptığımız gezi, binası olmayan ama minaresi gözüken bir cami, kenarda köşede kalmış bir iki yapı. bu bahsettiğim caminin olduğu bölümde mola yeri var, orada durduk. Mola yeri dediysem de işte kaptanlar bilecek de getirecek. 7-8 hane kalmış, onlarında sadece 1i yaşıyor ve 1 de bu küçük çay bahçesini işletenler. Köylerini anlattılar uzun bir süre ve bir de şimdi ki yokoluşu. onları aynen hasankeyf'te yapıldığı gibi dağ başında kurulan yeni halfeti'deki beton yığınlarına taşımışlar. eski yerlerinde verimli toprakları bulamayan aileler de genelde göç etmiş büyük şehirlere. bir de o gün su o kadar yükselmişti ki, normalde çay içilen bahçe neredeyse masalara kadar suya gömülmüş. arada çok dengesizlik oluyormuş mesela baraj kapaklarını kapatıyorlarmış. 2-3 yıl önce de büyük kuraklık nedeniyle su o kadar azalmış ki, bizim kaptan sular çekilince meydana çıkan köye gidip okulunu gezmiş.

orayı da bitirdikten sonra Antep'e dönüp yemeğimizi yedik ve uyuduk. Sabah da bey
mahallesindeki cafelerden birine gidip kahvemizi içip yola çıktık ( bey mahallesi de antep evlerinin bulunduğu tarihi bir bölge, sokaklar restore edilmiş fakat evlerin içi yapılmamış. ev sahipleri de cafelere kiraya vermişler. Avlulu cafelerde oturabiliyorsunuz). Yeni rota ekip arkadaşlarının Mersin'deki arkadaşları'nın evi. orada öğle yemeğimizi yedik ve ilk kez nerede kalacağımızı planlamadan Mersin'in sahil şeridinden Alanya'ya doğru yol almaya başladık.

Mersin'in merkezinden çıktıktan sonra 'mersin'de yazlığımız var' olayının aslında, sahil kesiminde mimarinin yüz karası 20 katlı bina olmaya çalışmış yapılarda daire sahibi olmak olduğunu anladık. Sahili tamamen kapatmış bu 'gökdelenimsi' şeyler o kadar çirkin ve alakasız duruyordu ki üzülmeden edemedik. Demek ki güneyin yazlık anlayışı böyle imiş diyerek yolumuza devam ettik.

havanın kararması ve sahil yolunun dehşet virajları bizi yıldırdı ve arada çıkan 2-3 koydan birini gözümüze kestirdik ve otel ilanlarından birini takip ettik. ben sessizlikten terkedilmiş bir sahil kasabasına geldiğimizi düşünüyordum ki 3-5 yazlığın balkonundaki havlular korkumu geçirdi. bulduğumuz otele yerleştik. otelin yarısından fazlasının arapların işgalinde olduğunu söylemem gerekir mi bilmiyorum, bir ordu şeklinde gezen araplar bir ordu şeklinde yemek yiyip yine bir ordu şeklinde uyumaya gidiyorlar. akşam saat 9da sıcaktan ve nemden bayılarak yemek yedik ve tüm sahilde uyuma ısrarlarıma karşı kendimizi klimalı küçük bir odaya kapatıp sabahı bulduk.

sabah Silifke ve Anamur'a doğru yol alırken geçtiğimiz tüm sahil şeritlerini o kadar 70'ler izmiriydi ki; halk plajları, kamp alanları, piknik yapanlar... Doğal, halka ait, bozulmamış alanları geçip Anamur'a geldik. yoldaki yemek ilanları artık sadece muz üzerine kuruluydu, küçük tabelalarda 'muz börek çay' , 'taze muz', 'hediyelik ucuz muz', 'muz ve bık bık', muz muz muz vs. Evet tüm bunlara rağmen biz hiç muz yemedik.

Alanya'ya vardığımızda ise Türkiye'nin gerçekten tam bir turist cenneti olduğunu farkettim. Arapların arasından çıkıp tam bir sarışın cennetine düşmüştük, dahası burda her yer otel, yazlık, çarşılar, yemek yerleriyle doluydu. Burada da bir otel bulup yerleştik ve gezinmeye başladık. İlk başta büyüleyen Alanya biraz içerilerine girince turistik alanları nasıl mahvettiğimizi bir kez daha kanıtlamış oldu. Bir sürü sahte ürün satan esnafla dolu çarşısı doğal olarak sinek avlıyordu fakat yeme içme mekanları tıka basa doluydu.

Bu duraktan sonra da Antalya'da kendimizi 2 günlük bir tatile verdik ve evimize döndük. En çok antep'de bıraksınlar istedim beni, yine gidicem, bir daha gidicem, en çok o tarafa gidicem, mardin'e de gidicem, hep gidicem.

*başlık da, son iki günlük tatilde, denizde birbirine geçirilmiş pipetler ile oynayan bir balığa ithafen. evet oyun oynuyordu! pipetlerin ikiye ayırdığı denizde, bir tarafa pipetlerin üzerinden geçiyordu, dönerken pipetlerin altından geçiyordu. oyun oynamıyor da ne! he he balık besleyin sağ altta balık var!

sevgiler.

13 Temmuz 2010 Salı

imeneo iyidir

'imeneo' iyidir, hisarda daha da iyidir.
kabul ediyorum ki, opera festivaline olan tepkim davetiye buluşu sebebiyle bir hayli azaldı. (yazarın protestosu güvenlik güçleri tarafından zorlukla bastırıldı ya da bir davetiye ile yola geldi.)
Hisar'ın içindeki açık hava tiyatrosunun ne sebeple ve ne zaman yapıldığına dair bir bilgi bulamasam da (savunma amaçlı yapılan bir kale sonuçta, değil mi?) tahmin ediyorum ki onarımı ve restorasyonu sırasında dönüştürülmüş. tahminim pek de mantıklı değil zira öyle bir yerin sonradan yapılması kolay değil. (restore ettilerse de eklenmiş olamaaaz diye içimdeki ses çığrındı şuan çünkü bakalım tdk,
restorasyon: eski bir yapıda yıkılmış, bozulmuş olan bölümleri aslına uygun bir biçimde onarma, yenileme) evet muhtelemen ilk inşaası sırasında planlanmış.

bir önceki gün hava muhalefeti yüzünden iptal edilen aynı oyunun seyircilerinin de olduğunu düşünürsek pek kalabalık değildi. Festivalde yer olan oyunların denkliğinin olmadığını bildiğimiz için ( bir tarafta berlin bir tarafta izmir) insanların 'festivale gidelim hangisi olsun' sorusuna çoğunlukla 'imeneo' cevabını vermemiş olması normal, hak verdik.

her durumda izmirlileri görmek güzeldi.
sevgi saygı x 2

4 Temmuz 2010 Pazar

opera hangi halk ile buluşuyor

1. uluslararası istanbul opera festivali 2 temmuz itibari ile başladı. pek çok ünlü ve güzel eserin İstanbul'un tarihi mekanlarında sergilenecek olması, ilk festival olması gibi önemli bir sürü durumu var.
programa ilk baktığımda Fatih Akın'ın Duvara Karşı filminden uyarlanan operası dikkatimi çekti ve şöööyle bir biletix'e gözüm kaydı.
bilin bakalım sonra neler oldu? Uluslararası istanbul operası diye başlattıkları bu festivalde toplamda 8 oyun sergileniyor ve 8 oyundan sadece bir tanesinde öğrenci bileti alabilmek mümkün. diğerlerinde ise en ucuz bilet 30 tl, o da işte merdiven altından falan izlenebilen türden. uygun biryerden alınmak istenirse 50 tlye operayı izlemek mümkün.

sonuçta anlamlı ve güzel bir organizasyonda biletlerin pahalı olması anlaşılabilir türden, peki sınırlı sayıda öğrenci bileti üretilmemesini kim açıklayacak?

bakalım festival rejisörü Yekta Kara ne demiş;
- Opera burjuva sanatıdır şeklinde bir düşünce var hep. Bir kere bu gerçek değil. Hayatında hiç operaya gitmemiş insana da ulaşmak istiyoruz.

hayatında hiç operaya gitmemiş insanlara ulaşmak konusunda onlara büyük başarılar diliyorum ama ben yine de olayın bu kısmında değilim.

bir de reklamları niye bu kadar yüzeysel olmuş diye söylenip duruyordum, kadın bakkaldan ekmeği operadaymış gibi söylüyor, adam minibüste kendini duymayan şöförün ilgisini şarkı söyleyerek çekiyor. sonra da 'opera halka indi' oluyor.

kızdım size çok, protesto ediyorum gitmicem. naber?