5 Eylül 2010 Pazar

mesela

Mesela binaya girdiğiniz an bazı tanıdıklarınız olduğu için üst kata çıkarsınız eğer ki üst kata çıkmasaydınız alt kattaki kayıt yerine uğramanız gerekirdi ama sizin gibi bir sürü uğrayan olduğu için sıra bekler işlerinizi vakit kaybettikten sonra hallederdiniz ama siz şanslısınız ve sizin tanıdıklarınız var dolayısıyla siz üst kattaki bazı tanıdıklarınızın yanına gidersiniz ve gidince ne göresiniz tanıdıklarınız sizin için işlemleri halletmiş sizi sıraya koymuş ve size sadece beklemek kalmış fakat yine de emin olamazsınız yanınızdaki tanıdığınıza sorarsınız şimdi ne yapmalıyım diye o da cevap verir kapının önünde bekle ismin okununca içeri girersin diye başlarsınız daha önceden bildiğiniz koridoru aramaya hemen bulursunuz bulmasına ama kapıda bir sürü garip insan vardır onların yanında yer edinirsiniz ve beklemeye başlarsınız iyi haber şudur ki çok beklemeden ilk okunan isim siz olursunuz ilk okunan isim siz olmasaydınız da sorun olmazdı ama bir süre sonra isminiz hala okunmasaydı o zaman paniklemeye ve ne yapacağınızı düşünmeye başlamalıydınız ama neyse ki isminiz ilk sırada okundu çünkü sizin tanıdıklarınız var ve siz şanslısınız içeri girersiniz karşınızdaki kişinin dediklerini yaparsınız ve odadan çıkarsınız çıkar çıkmaz odadaki kişinin sizden istediklerini nasıl alacağınızı düşünürsünüz ve hemen ilk gittiğiniz masaya gidersiniz sorarsınız fakat onlar da işleriyle meşguldür başlarını kaldırıp samimiyet belirtisi göstermeyebilir ola ki gösterdiler o zaman bilin ki bazı tanıdıklarınız devrededir fakat şu an böyle bir durum söz konusu değildir dolayısıyla siz de o bazı tanıdıklarınızı bulmaya çalışırsınız ne yazık ki onların da o sıralar işi vardır bir iki dolandıktan sonra masaya geri gelirsiniz masadakiler çok ilginç bir şekilde ne yapmanız gerektiğini anlatır eğer anlatmamış olsalar ne yapmanız gerektiğini onlara sormak zorunda kalırdınız yoğunlukları nedeniyle verecekleri cevaplar ya çok hızlı ve anlaşılmaz olurdu ya da anlaşılır fakat akılda tutması zor olurdu neyse ki siz şanslısınız yapılacakları yavaş anlaşılır ve akılda tutması kolay bir biçimde söylediler ve siz onları teker teker yapmaya koyulursunuz önce en alt kata inersiniz ilginç bir makinenin önüne geçip bir süre beklersiniz sonra orayla işiniz biter bir diğer odaya geçip birinin boğazınıza bir cismi batırmasına izin verirsiniz tabi bundan önce başka samimiyetsiz biriyle daha konuşursunuz odaya ne zaman gelebilirim dersiniz o da birazdan sizi çağıracağım der belki de hiç bir şey demeden uzun süre bekler o zaman siz galiba beni duymadı ile acaba duydu da beni umursamıyor mu arasında kalırsınız tekrar seslenip seslenmemek arasında kalırken o cevap verir ve siz böylece garip bir adamın boğazınıza bir cisim batırmasına izin verirsiniz ve o da bittiğinde artık tek bir işiniz kalmıştır o ilk geldiğiniz masanın oraya gidersiniz karşısındaki odada sizi bekleyenler vardır tüm alışıla gelmişlikleriyle sizi bir yere oturturlar talimatlar verirler ve işlerini yapmaya koyulurlar sizin orada canınız yanarken onlar tüm normallikleriyle yüzünüze bile bakmadan işlerini yapmaktadırlar yüzlerine bakarsınız acaba acı çektiğimi anlıyor mu diye düşünürsünüz anlıyorsa teselli etmesi gerekmez mi dersiniz teselli etmiyorsa acı çektiğimi bilmiyor mudur dersiniz sonra da onların ne acıyla ne teselliyle ilgileri olduğunu fark edersiniz aslında sadece onların değil bütün bu binayı kaplayan insanların ne acıyla ne teselliyle ne de samimiyetle alakaları olmadığını anlarsınız ve siz samimiyetsiz ortamları hiç mi hiç sevmezsiniz bu yüzden işinizi bitirir acınızı çeker ve o binadan mümkün olduğunca çabuk bir sürede hızlı ama dışarıdan bakıldığında normal gözüken adımlarla ayrılırsınız



"Sevgili Georges,

Son okuduğum kitabının beni okurken fazlaca etkilemediğini söyleyebilirim. Fakat zihnimin bazı şeyleri sonradan birleştirdiğini itiraf etmeliyim. Geçenlerde 'ücret artışı talebinde bulunmak için servis şefine yanaşma sanatı ve biçimi' tadında bir gün geçirdim. O zaman hissettiklerimi işaretsiz dile getirme dürtüme engel olamadım. Bu dürtüyle çıkan şu korkunç yazı sayesinde kitabını tekrar hatırladım. Fazlaca etkilenmediğimi mi söylemiştim? Koca bir yalan. Fazlacanın da ötesinde etkilenmişim.

Paris'te ziyaretine gelmeyi düşünüyorum umarım senin için de bir sakıncası yoktur.

Sevgilerimle,

Nilden"

3 Eylül 2010 Cuma

Eylül 2010

şimdi bu ay içerisinde nerede bu tarihi görsem aklıma hep başkası gelecek.
9 aydır bekle bekle, git gel karın sev, kımıldadı mı, tekme mi attı diye düşün düşün. sonra gelsin tosuncuk, bütün ilgiyi alsın, tahtımı kapsın. oldu mu Eylül?

'hadi yine iyisin Eylülcüm, halan seni sevdi. Dün pek dikkat ettim, mavileri giydim. gözlerini daha gelir gelmez açıcağını bildim, herkesi incelerken en çok bana dikkat edeceğini tahmin ettim. 2 eylül dedim, 2 eylül'de geldin. beni hiç üzmedin, teşekkür ederim. hadi büyü de İstanbul'a gidelim.'

15 Ağustos 2010 Pazar

zorunlu dönüş

yazın en sıcak zamanlarını yaşadığımız şu günlerde, ben evde yatıp ilaç içmeyi, popomdan iğne yemeği, 2 hafta hiç evden çıkmamayı tercih ediyorum.
gökçeada'ya hem gezmeye hem çalışmaya gitmiş iken, bugünü iple çeker iken, biraz ateşlendim.
sonra biraz daha, biraz daha. İzmir'e erken dönmek zorunda kaldım, meğer zatürre olmuşum.

en çok üzüldüğüm şey de bugünkü festivale katılamıyor oluşum. neredeyse bütün haftayı bunun için geçirmiştim. Ada'da bugün büyük kutlamalar olucak. Kısmet değilmiş diyelim.


Gökçeada'yla ilgili de kısa bir şeyler yazarım daha sonra.

27 Temmuz 2010 Salı

balıklar da oyun oynar*

2010 yaz tatili maratonunu 1 haftada bitirdik ve ben sonunda izmir yüzü görebildim.
aklımdaki 1-2 şehiri daha görmüş oldum, hatta gördüklerimi bir daha gördüm. sırayla şöyleydi; adana, antakya, gaziantep, mersin ve alanya.

gezi arkadaşlarım olan anne ve babayla bir ilginçlik yaparak adana'da buluştuk.
tabi ki de buluşur buluşmaz kendimizi çok yorup hiç bir şey yememeye karar verdik çünkü Adana'ya asıl geliş sebeplerimizden biri de kebabtı( ya başka ne olacaktı). benim etrafımda
gördüğüm Adana ile alakalı her insanı sıkıştırmam sonucu öğrendiğimiz otele yerleştik ve şehri ikiye ayırdığı söylenen(eski-yeni) büyük cami tarafına gitmeye başladık. Sabancı'nın Adana'ya yaptığı yatırımlar hayli fazla, bunda çocukluğunun Adana'da geçmesi de baya etkili. Bahsettiğim devasa 1989 yapımı cami onların bağışıymış mesela.

Eski Adana tarafını görmek istediysek de olmadı çünkü yol çalışmalarının olması kenti
mahvetmiş. hali hazırda gittiği yoldan geriye dönemeyen bir gezi ekibi olarak bu garip yollardan geçmek istemedik ve rotamızı Seyhan Nehri'ne çevirdik. çok sıcak, felaket dedikodularına inanmayın, gayet nefes alınabiliyormuş. ayrıca sahil kenti olan Adana, nehrin alüvyonlu toprağı taşıyıp denizin kıyısına dökmesi ve bu toprağın çok verimli olması sebebiyle bir deniz yerleşkesi olmaktan çıkmış(gezi arkadaşlarımdan birinin coğrafya öğretmeni olması baya işe yarıyor). doğal olarak deniz kenarında tarım var. fakat Adana denizimiz yoksa nehrimiz var diyerek nehir kenarına öyle bir yerleşmiş ki. her taraf yeşil, yeşillerin arasında yemek yerleri, barlar, restoranlar vs
. Çukurova Üniversitesi'nin olduğu taraflar buralar, gelmeden önce de en güzel yerlerin burada olduğu duymuştum.

bu küçük geziyi bitirdikten sonra tabi ki asıl amaçlarımızdan birini gerçekleştirmek için bahsettiğim nehir kıyısında bulunan, herkesten duyduğum Kolcuoğlu kebabçısına gittik. ikram ettikleri 5632 çeşit mezeyi yedikten sonra etleri de tatlı niyetine yemiş olduk(?!). yanında da ısrarlar üzerine şalgam içtik. midemin baskısı vücudumu uyuşturduğu için ben o masadan pek sağlam kalkamadım açıkçası ama evet beklenildiği gibi adana gerçekten orada farklıymış.

otele dönmeye çalışma çabalarımız uzun süre sonuç vermedi. sora sora sonunda bulduk ve gezi ekibi arasında en yaşlısı ben olduğum için direk uyudum. geri kalanlar şehri bir de akşam görelim deyip yürüdüler. sabah erken saatte kalkış var(bu cümleyi artık kurmayacağım zira bu ekip ile her günümüz 7de başladı).

Sabah Adana'ya veda edip Hatay'a doğru yola çıktık. İlk gittiğimiz yer Samandağ'dı, ekip
arkadaşlarımın orada bir arkadaşı varmış o bizi gezdirecekmiş. İyi dedim, gidip o arkadaşı
da(artık ona rehber diyeceğim) aldık ve gezmeye başladık. Önce sahil kenarına gittik. Giderken gördüğümüz sayısız türbe nedeniyle rehberimiz bizi aydınlattı; hatay'da çok sayıda alevi yaşıyormuş ve buldukları her ilahi yeri çevirip burası türbe diyorlarmış. mesela şöyle yaptıkları da olmuş, eski zamanlarda artık göktaşı mı meteor mu uzaylı mı ne düştüğü bilinmez bir yere nur düştü nur düştü burası türbe olsun diye çevirmişler. böyle böyle sayıları belirsiz kubbeli yapılar ortaya çıkmış. Bunların en ilginci de sahilin kenarındaki Hıdır türbesi. türbenin etrafını araç yolu çeviriyor, yani aslında meydanın tam ortasında türbe var gibi bir şey. Peki bu ne işe yarıyor, insanlar türbeyi arabayla tavaf edebiliyorlar. bizzat şahit oldum, arabayla dönüyor etrafında 3-5 tur!

bu garip yerden ayrılırken rehberimiz bizi aydınlatmaya devam etti. Hatay'ın dinlerin buluştuğu yer olarak söylenegelmesi hakkında konuşurken, 'hoşgörü'nün ne denli gerçek olduğunu sordum. Rehber, şu tarafta ermeni köyü var, şurada aleviler yaşıyor, burada ise hiristiyanlar diye anlatılıyor fakat şu meşhur kilise nerede oraya gidelim dediğim zaman kiliseden geriye hiç bir şey kalmaması hakkında dem vuruyordu. Şayet hoşgörü dedikleri bu ise söyleyecek söz bulamadım. Kendisi de zaten çok da var olmadığını açıkladı.

Samandağ'ın sahil kesimini dolaşırken rehberimiz bize, bu terkedilmiş gibi duran ya da daha
sezon açılmamış mesajını veren beldenin sebebini anlattı. Zamanında bir sürü pansiyon, yazlık, otel, çeşitli turist merkezleri olan bu beldeye çok fazla arap turist geliyormuş(şuan da arap nüfusu hayli fazla). belde hareketlendikçe hareketlenmiş, büyüdükçe büyümüş, otel sahiplerinin bir süre sonra gözü dönmüş ve normalinden çok daha fazla para istemeye başlamışlar. böylece turist de gelmez olmuş ve tek tek tüm tatil mekanları kapanmış. Sokaklardaki lüks araba çokluğunun sebebi ise zamanında kenevir ticaretinden köşeyi denen çok sayıda insan olmasıymış. Hala da bir sürü kaçak mal ticaretinden zengin olan sayısı hiç de az değil.


Sahil kesiminde biraz ilerledikten sonra titus kaya mezarlarına gittik. çok ama çok bakımsız, korunmamış haldeki kaya içine oyulmuş mezarları gezip geri indik.


Ardından internette pek de okumadığım şelalelerin olduğu Harbiye beldesine gittik. Burada entarili adamlar o kadar fazlaydı ki tabelalar da arapça
yazılmaya başlamış. tabi ki de şelalenin aktığı yerlere hemen 3-5 restoran kondurmuşlar. suyun hızla aktığı yere yerleştirilen masalardan birine oturduk ve biramızı suya koyup bol tuzlu yemeklerimizi yedik. Bu yöredeki nar ekşisi aşkını da not düşmeden geçmiyorum.

coğrafyacımızın ısrarları üzerine çok bahsedilen hatay mozaik müzesini gezdik. kimse kusura
bakmasın ama çıkardıkları tüm mozaikleri yanyana sadece isimleriyle sergilemek çok da bahsedilecek bir şey değil. Ha tabi bir de çıkartılan bir mozağin ortalama olarak %30-40 ve bazen %70 lik bir kısmı olmadığı/çalındığı/parçalandığı düşünürsek hiç de büyütülecek bir müze olmadığını anlamış oluyoruz. (bu kısımda sevgili coğrafyacımız pek bir yorum getirmedi, asıl yorum gaziantepteki mozaik müzesini gezince geldi)

Hatay'a geldik künefe yemeden gitmeyelim diyerek künefe de yedik. Ben zaten künefeden anlamam ve yemem, orada usul gereği yedik, beğenmedim. diğerleri ise baya beğendi.

böylece rehberimize teşekkür edip bu garip şehri terkettik ve Antep'e doğru yola çıktık. 3-4 saatlik yolculuktan sonra, ekimde okuldan bir grup insanla görme şansı bulduğum ve kaldığım Antep'teki otelimizi bulmak için çabalamaya başladık. yaya olarak merkezini ezberlediğim bu şehire arabayla gelince afalladım ve ekip arkadaşlarımı o kadar sinir ettim ki, 45 dakikadan sonra otele girdiğimizdeki yüz ifademizi gören resepsiyonistler bize sakinleşmemiz için kekik çayı ikram ettiler. Hayli yersiz yönsüz bir insan olduğumu burada tekrar kanıtlamış oldum.

eşyaları bırakıp Antep'in o meşhur evlerinin birinin bahçesinde canlı müzik yapan la mia verita'ya gittik. bu yorgunluk ile bu güzel yerin birleşiminde de küçük bir doğumgünü kutlaması yaptık.

sabahın yine bir köründe uyanıp kahvaltımızı yine araplar eşliğinde yaptık ve yaya olarak merkezi gezmeye başladık. Bu sefer rehber bendim, ekimdeki geldiğim 5 gün nereleri gezdirdiler ise bize, onları da oralara götürdüm.

Önce, restorasyonda ve eski yapıların kıymetini bilmede inanılmaz iyi olan Antep'in 'kültür yolu projesi' kapsamında restore edilen kale ve çevresini gezmeye başladık. Çarşı, bedesten ve hanları gezdikten ve alışverişimizi yaptıktan sonra çarşıda bulunan İmam Çağdaş'da yemek yedik. bir kez daha kebabın bu yörede yenmesi gerektiğini karar verip otele döndük. biraz daha uzak yerlere gideceğimiz için arabayı aldık ve Antep'in müzesini gezmeye karar verdik. Ekimde inşaatını gezdiğim zeugma müzesinin açıldığını düşünüyordum fakat yetiştirememişler (zeugmadan çıkan tüm mozaikler oraya taşınacak, inanılmaz büyük bir yer). dolayısıyla o
mozaikler hala bu müzedeymiş. burayı gezince ekiptekiler gerçek anlamda mozaik görüp, mozaik sergilemenin, yanında hikayelerini yıllarını yazmanın ne kadar önemli olduğunu farkettiler ve baya etkilendiler (he he hatay). Hala da sergilenmeye bekleyen bir yığın mozaik depoda bekliyormuş. (ayrıca bir önceki gelişimde antik kente de gitmiştim, oraya da büyük bir strüktür inşa ediliyor. kent tamamen koruma altına alınıp sergilenebilecek)

Buradan sonra Antep'e dair herşeyi bulabileceğimiz kent müzesini de gezdik. Tarihi, gelenekleri, yöresel yemekleri, yapıları, restore edilen bölgeleri vs şeylerin anlatıldığı ve sergilendiği yer de aslında restore edilen bir han. Bayazhan'ın üst katları kent müzesi olarak kullanılırken avlusu ve alt katlarında avluya açılan bölümleri ise restoran olarak kullanılıyor.

Kent müzesini hızlı hızlı gezip bitirmemizin amacı Antep'e 1-1.5 saat uzaklıkta bulunan, baraj yapımı nedeniyle sular altında kalan Halfeti'ye gidecek olmamızdı. Yine yollarda uyudum ve Halfeti'ye ulaştık.

Arabadan iner inmez bizimle muhabbete başlayan bir tekne sahibiyle yola çıktık. Kendi köyü de
suların altındaymış, eski halini anlattı, suların ne kadar yükseldiğini anlattı. Ekip arkadaşlarım önce güvenliğimizden endişe etseler de bir süre sonra kendilerini manzaraya kaptırıp korkmaktan vazgeçtiler. Hasankeyf'ın sonuydu aslında şuan yaptığımız gezi, binası olmayan ama minaresi gözüken bir cami, kenarda köşede kalmış bir iki yapı. bu bahsettiğim caminin olduğu bölümde mola yeri var, orada durduk. Mola yeri dediysem de işte kaptanlar bilecek de getirecek. 7-8 hane kalmış, onlarında sadece 1i yaşıyor ve 1 de bu küçük çay bahçesini işletenler. Köylerini anlattılar uzun bir süre ve bir de şimdi ki yokoluşu. onları aynen hasankeyf'te yapıldığı gibi dağ başında kurulan yeni halfeti'deki beton yığınlarına taşımışlar. eski yerlerinde verimli toprakları bulamayan aileler de genelde göç etmiş büyük şehirlere. bir de o gün su o kadar yükselmişti ki, normalde çay içilen bahçe neredeyse masalara kadar suya gömülmüş. arada çok dengesizlik oluyormuş mesela baraj kapaklarını kapatıyorlarmış. 2-3 yıl önce de büyük kuraklık nedeniyle su o kadar azalmış ki, bizim kaptan sular çekilince meydana çıkan köye gidip okulunu gezmiş.

orayı da bitirdikten sonra Antep'e dönüp yemeğimizi yedik ve uyuduk. Sabah da bey
mahallesindeki cafelerden birine gidip kahvemizi içip yola çıktık ( bey mahallesi de antep evlerinin bulunduğu tarihi bir bölge, sokaklar restore edilmiş fakat evlerin içi yapılmamış. ev sahipleri de cafelere kiraya vermişler. Avlulu cafelerde oturabiliyorsunuz). Yeni rota ekip arkadaşlarının Mersin'deki arkadaşları'nın evi. orada öğle yemeğimizi yedik ve ilk kez nerede kalacağımızı planlamadan Mersin'in sahil şeridinden Alanya'ya doğru yol almaya başladık.

Mersin'in merkezinden çıktıktan sonra 'mersin'de yazlığımız var' olayının aslında, sahil kesiminde mimarinin yüz karası 20 katlı bina olmaya çalışmış yapılarda daire sahibi olmak olduğunu anladık. Sahili tamamen kapatmış bu 'gökdelenimsi' şeyler o kadar çirkin ve alakasız duruyordu ki üzülmeden edemedik. Demek ki güneyin yazlık anlayışı böyle imiş diyerek yolumuza devam ettik.

havanın kararması ve sahil yolunun dehşet virajları bizi yıldırdı ve arada çıkan 2-3 koydan birini gözümüze kestirdik ve otel ilanlarından birini takip ettik. ben sessizlikten terkedilmiş bir sahil kasabasına geldiğimizi düşünüyordum ki 3-5 yazlığın balkonundaki havlular korkumu geçirdi. bulduğumuz otele yerleştik. otelin yarısından fazlasının arapların işgalinde olduğunu söylemem gerekir mi bilmiyorum, bir ordu şeklinde gezen araplar bir ordu şeklinde yemek yiyip yine bir ordu şeklinde uyumaya gidiyorlar. akşam saat 9da sıcaktan ve nemden bayılarak yemek yedik ve tüm sahilde uyuma ısrarlarıma karşı kendimizi klimalı küçük bir odaya kapatıp sabahı bulduk.

sabah Silifke ve Anamur'a doğru yol alırken geçtiğimiz tüm sahil şeritlerini o kadar 70'ler izmiriydi ki; halk plajları, kamp alanları, piknik yapanlar... Doğal, halka ait, bozulmamış alanları geçip Anamur'a geldik. yoldaki yemek ilanları artık sadece muz üzerine kuruluydu, küçük tabelalarda 'muz börek çay' , 'taze muz', 'hediyelik ucuz muz', 'muz ve bık bık', muz muz muz vs. Evet tüm bunlara rağmen biz hiç muz yemedik.

Alanya'ya vardığımızda ise Türkiye'nin gerçekten tam bir turist cenneti olduğunu farkettim. Arapların arasından çıkıp tam bir sarışın cennetine düşmüştük, dahası burda her yer otel, yazlık, çarşılar, yemek yerleriyle doluydu. Burada da bir otel bulup yerleştik ve gezinmeye başladık. İlk başta büyüleyen Alanya biraz içerilerine girince turistik alanları nasıl mahvettiğimizi bir kez daha kanıtlamış oldu. Bir sürü sahte ürün satan esnafla dolu çarşısı doğal olarak sinek avlıyordu fakat yeme içme mekanları tıka basa doluydu.

Bu duraktan sonra da Antalya'da kendimizi 2 günlük bir tatile verdik ve evimize döndük. En çok antep'de bıraksınlar istedim beni, yine gidicem, bir daha gidicem, en çok o tarafa gidicem, mardin'e de gidicem, hep gidicem.

*başlık da, son iki günlük tatilde, denizde birbirine geçirilmiş pipetler ile oynayan bir balığa ithafen. evet oyun oynuyordu! pipetlerin ikiye ayırdığı denizde, bir tarafa pipetlerin üzerinden geçiyordu, dönerken pipetlerin altından geçiyordu. oyun oynamıyor da ne! he he balık besleyin sağ altta balık var!

sevgiler.

13 Temmuz 2010 Salı

imeneo iyidir

'imeneo' iyidir, hisarda daha da iyidir.
kabul ediyorum ki, opera festivaline olan tepkim davetiye buluşu sebebiyle bir hayli azaldı. (yazarın protestosu güvenlik güçleri tarafından zorlukla bastırıldı ya da bir davetiye ile yola geldi.)
Hisar'ın içindeki açık hava tiyatrosunun ne sebeple ve ne zaman yapıldığına dair bir bilgi bulamasam da (savunma amaçlı yapılan bir kale sonuçta, değil mi?) tahmin ediyorum ki onarımı ve restorasyonu sırasında dönüştürülmüş. tahminim pek de mantıklı değil zira öyle bir yerin sonradan yapılması kolay değil. (restore ettilerse de eklenmiş olamaaaz diye içimdeki ses çığrındı şuan çünkü bakalım tdk,
restorasyon: eski bir yapıda yıkılmış, bozulmuş olan bölümleri aslına uygun bir biçimde onarma, yenileme) evet muhtelemen ilk inşaası sırasında planlanmış.

bir önceki gün hava muhalefeti yüzünden iptal edilen aynı oyunun seyircilerinin de olduğunu düşünürsek pek kalabalık değildi. Festivalde yer olan oyunların denkliğinin olmadığını bildiğimiz için ( bir tarafta berlin bir tarafta izmir) insanların 'festivale gidelim hangisi olsun' sorusuna çoğunlukla 'imeneo' cevabını vermemiş olması normal, hak verdik.

her durumda izmirlileri görmek güzeldi.
sevgi saygı x 2

4 Temmuz 2010 Pazar

opera hangi halk ile buluşuyor

1. uluslararası istanbul opera festivali 2 temmuz itibari ile başladı. pek çok ünlü ve güzel eserin İstanbul'un tarihi mekanlarında sergilenecek olması, ilk festival olması gibi önemli bir sürü durumu var.
programa ilk baktığımda Fatih Akın'ın Duvara Karşı filminden uyarlanan operası dikkatimi çekti ve şöööyle bir biletix'e gözüm kaydı.
bilin bakalım sonra neler oldu? Uluslararası istanbul operası diye başlattıkları bu festivalde toplamda 8 oyun sergileniyor ve 8 oyundan sadece bir tanesinde öğrenci bileti alabilmek mümkün. diğerlerinde ise en ucuz bilet 30 tl, o da işte merdiven altından falan izlenebilen türden. uygun biryerden alınmak istenirse 50 tlye operayı izlemek mümkün.

sonuçta anlamlı ve güzel bir organizasyonda biletlerin pahalı olması anlaşılabilir türden, peki sınırlı sayıda öğrenci bileti üretilmemesini kim açıklayacak?

bakalım festival rejisörü Yekta Kara ne demiş;
- Opera burjuva sanatıdır şeklinde bir düşünce var hep. Bir kere bu gerçek değil. Hayatında hiç operaya gitmemiş insana da ulaşmak istiyoruz.

hayatında hiç operaya gitmemiş insanlara ulaşmak konusunda onlara büyük başarılar diliyorum ama ben yine de olayın bu kısmında değilim.

bir de reklamları niye bu kadar yüzeysel olmuş diye söylenip duruyordum, kadın bakkaldan ekmeği operadaymış gibi söylüyor, adam minibüste kendini duymayan şöförün ilgisini şarkı söyleyerek çekiyor. sonra da 'opera halka indi' oluyor.

kızdım size çok, protesto ediyorum gitmicem. naber?

şişmanlık iyidir

Botero'nun Pera müzesi'ndeki sergisine hayatımda sahip olduğum en zayıf arkadaşımla gitmem ve sergi temasının şişmanlık güzeldir olması arasındaki ilişki beni 24 saattir düşündürüyordu ki, Fernando Botero ile ilgili gazetede birşeyler okuyunca aklımdakileri bir yaziyim dedim. çok uzun bir süredir blogger yüzü bile görmeyen bünyeye de iyi geldi ne yalan söyleyeyim.

78 yaşındaki kolombiyalı sanatçının Pera'da görebileceğimiz resimleri; sirk, boğa güreşi, latin amerika halkı, latin amerika yaşamı, ölü doğalar ve sanat tarihinin geçmiş ustaları adlı bölümlerden oluşuyor. çocukluğunda matodor olması için baskı yapılıp boğaların yanına verilen bir çocuğun boğa güreşi resimlerinin olması, resmettiği meyvelerin bile gereğinden fazla hacimli olması, bakınca basit şişman insanlardan oluşan resimlerin minik minik ayrıntılar içermesi gibi durumlar var sergide. biz gezerken pek keyif aldık, hee bu çok şirin bu daha çok şiriiin diyerek hepsine atladık neyseki sergide az insan vardı.

durum bir de şöyleymiş, doğal olarak sergi için 64 yapıt seçiliyor
fakat bugünkü radikalin ekinde okudum ki aslında seçilenler arasında Botero'nun kişiliğinin tam yansıtılmasını sağlayacak bazı eserleri hiç seçilmemiş(1). Botero aynı zamanda ABD'nin ırak işgali
sırasında Ebu Garip cezaevinde yaptığı insanlık dışı uygulamaları konu alan resimler de yapmış(2). Ayrıca kolombiya iç savaşını da anlatan resimleri ile ülkesini eleştirmekten de geri kalmıyormuş.( sağdaki de otoportresi, tabi asansör baskısı )

sergide başka biri tarafından biyografi tadında çekilen videoyu izlediğimizde
de farkettim ki resim ile olduğu kadar heykel ile de pek ilgili bu adam(3). bir çok avrupa kentinde heykelleri ile açık hava sergileri oluşturmuş. heykellerin oradan oraya taşınması yerleştirilmesi ile ilgili söylemleri vardı. resimlerini anlattığı kısma kalmadık, baştan sona izlenebilir.

bir sürü de fotoğraf çekip oradan en zayıf arkadaşım ile ayrıldık. Sergiyi de en zayıf arkadaşımı da pek sevdim, bir daha beklerim. Botero bir daha gelemese de o gelsin yine gidelim.

(1) : http://www.harftamircisi.com/boteronun-mutfagi.html yazıyı radikalde okudum fakat Mehmet Uhri yazıyı kendi sitesinde de yayımlamış, bu link kendi sitesinden.
(2): http://www.bampfa.berkeley.edu/exhibition/botero_2009 eylül 2009-şubat 2010 sergilenmiş.

3 Haziran 2010 Perşembe

uzak

Birden
Mardin'e giderken saatimin durduğunu,
Mardin'den dönerken de, kızıltepe dolmuşunda 'izmir bekler gideyim aman' şarkısının çaldığını hatırladım.
ey gidi.
uzak bir yerler çekiyor canım.
karadeniz de olur.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

bonşef

üşengeçliğin bu kadarı mı denilecek biliyorum ama değil! bazen saatlerce bilgisayarın başından kalkamadığım zamanlar oluyor ve açlığımı en son dakikasında hissettiğim için bir yere kafayı koyup sızmadan önce bir şeyler yemem gerektiğini farkediyorum. işte tam bu anda 5 dakika içinde mideme yiyecek inmesi gerekiyor ama hazırlamak vs. zor geliyor. işte bu haftasonu da bu hikayelerden biriyle karşılaşmamak için bunu aldım!
açıp üzerine 2 delik açıyorsunuz, mikrodalgaya atıyorsunuz ve 2 dakika içinde hazır. plastik kapta falan ama özel üretilmiş bir şey olmuyormuş(?).
yani aslında fena değil, yenebilir demeyi çok isterdim. önce kendimi kandırdığım için böyle yazıcam diye düşünmüştüm lakin açlığımdan fena değil gibi gelen bu şey, aslında pek de iyi değil... ya üf bildiğin kötü işte!!

benim gibi yapmayın, üşenmeyin gidin makarna koyun bişi yapın.
bu kadardı. yet kampındayım bay bay.

23 Mayıs 2010 Pazar

nakba

şöyle bir yeni albümlerine göz attım.
en önceliği nakba'ya verdim.
çok güzel olmuş.

mor ve ötesi- nakba /masumiyetin ziyan olmaz

karanlık kördü adım yoktu
hakkımı aldım zaten çoktu
gel bana anlat yaptığını
benim ne yapınca abarttığımı

kutlayanım var ağlayanım da
bak sana bayram bana bomba
kutlayamazsan ağla yanımda
ruhumu al da yüzleş aklınla

yangını gördüm adım çoktu
hakkımı aldın zaten yoktu
gel bana anlat yaptığımı
seni de yakınca abarttığımı

kutlayanım var ağlayanım da
bak sana bayram bana bomba
kutlayamazsan ağla yanımda
ruhumu al da yüzleş aklınla

21 Mayıs 2010 Cuma

Off with their heads!

-ama majesteleri suçum ne?
-bir de soruyorsun! uçurun kellesini dedim!
-ama majesteleri bir dakika, saatin kaç olduğundan haberiniz var mı?
-utanmaz ne varmış saatte! asıl bu saatte zırlanmaman lazım!
-hayır tamam zırlanmıcam nolur bağışlayın kellemi.
-bağışlasam ne olacak? sürekli aynı şekilde mızmızlanıyorsun? yok uykuymuş, yok yetiştirmekmiş, yok bitirmekmiş?
-tamam mızmızlanmıcam. vallahiii söz mızmızlanmıcam nolur uçurmayın kellemi.
-kati suretle olmaz! kaç gece oldu öğrenemedin, uyumayı aklından çıkartamıyorsun şimdi mi çıkartıcaksın? ya bağışlarsam ve gider uyursan?
-majesteleri noluur noluur vallahi gidip uyumucam ya, akıllanıcam, uyku düşkünü olmucam.
-inanıyım mı sana?
-eveet lütfen, öğrenicem uykuyu aklımdan çıkarıcam, rahat rahat çalışıcam. aklım işimde olucak, panik yapmıcam, mideme ağrılar girmesine sebep olmicam.
-emin misin bunları yapabiliceğinden?
-eveet lütfen bırakın kellemi.
-gardiyanlar! bırakın uykucunun kellesini!
-....
-akıllandın dimi gidiyorsun çalışmaya?
-evet majesteleri doğru çalışmaya gidiyorum.
-uyuduğunu görürsem??!?!
-aman ağzınızdan yel alsın majestem.
-tamam o zaman git hadi.

ve uyumaya gider(!).

çok tasarımsal eleman yapılarının dersinin(doğrusu yapı elemanları tasarımı) zilyon tane ödevi ve bilinçaltındaki red queen'in uçurun kellesini repliği ile mücadele verirken böyle şeyler üretebiliyorum.

uçurun kellesini!

31.03.10 da yazıldı, hala da geçerliliğini sürdürmekte.uçurun kellesini.

16 Mayıs 2010 Pazar

üz.er

uzun süredir kendimi blogger sayfasını bile bakmazken bulunca gecenin bu saatinde yazasım geliyor nedense.
derslerimin bitmesinden ötürü izmir bekler gideyim aman yapıyorum yine, gelirim bir ara.
yine ve yeni ikilisini kullanarak özlem duygusu içinde yaptığım davranış ve iç rahatlamalarından ne kadar mutlu olduğumu da anlatabilirim bir ara.
eski dostlar, dost olduğunu sanıp sadece arkadaş olanlar, iyi arkadaşlar, arkadaş olduğunu sananlar, arkadaş olduğunu sanıp düşman olanlar. hepsine laflarım var.
gör-ş-mek üz-re.

29 Nisan 2010 Perşembe

erik

erik yemekten dişlerim kamaştı çünkü izmirdeyim
erik midemi ekşitti çünkü izmirdeydim
erik peşimden geldi çünkü izmirden döndüm
erik dolaptan göz kırpıyor çünkü istanbuldayım
erik günden güne azalıyor çünkü burası istanbul!

bitme erik, seviyoruz erik, gitme erik, erik, erik, erik...

15 Nisan 2010 Perşembe

Sahne senin 'Emek'!

Bir süredir kapatılmasıyla gündemde olan Emek Sineması'nın yarattığı durum aslında hiç birimize yabancı gelmemeli. Hepimizin bildiği (ya da bilmediği ya da bilmemezlikten geldiği) üzerine bu Beyoğlu'nda kapatılan sayısız kültür mekanlarından sadece bir diğeri olacak!

Bakın Beyoğlu'nda hakkında 'kapatılma' haberi geçmiş mekanlar arasında nereleri var;

Saray Sineması: Her İstiklal Caddesi'nde dolaşırken dönüp de bakmadığımız artık gözümüzün aşina olduğu Demirören Grubu yazılarıyla kapatılmış o kocaman alan, eskiden içerisinde Tarihi Saray muhallebicisi ve Saray sineması bulunduran Sin-Em Han hanıydı. 1920lerden 1980lere kadar faaliyet gösteren bu sinema, İstanbullular için bir konser mekanı, müzikten tiyatroya, danstan sinemaya her türlü etkinliği izleyebilecekleri, türk sinemasının en önemli filmlerinin gösterildiği mekandı. Fakat 80ler sonunda bir şekilde Demirören grubuna geçti, sinema salonu kapatıldı ve bina olduğu gibi yıkıldı(1). Şimdi ise 'herhalde burada restorasyon yapıyorlar' diyen her insana cevap olarak, oraya kocaman bir AVM yapıldığını belirtmek gerek. Üstelik içinde 'küçük bir beyoğlu' yaratma arzusuyla yapılan bir alışveriş merkezi(2)!

Alkazar Sineması: çok değil 1 Mart 2010'dan beri kapalı. Uzun bir süre salonlarında holywood filmleri oynatmak yerine estetik kaygı ile çekilen ve sinema sanatına katkıda bulunan filmleri oynatmayı tercih eden Alkazar Sineması, bugün ilgisizlikten dolayı kapalı. "Büyük alışveriş merkezlerindeki son derece yüksek yatırımlarla yapılan, teknolojik olanaklarla donatılmış olan ve popüler, ticari filmleri izleyiciye sunan 8-10 perdeli sinema salonlarına karşı ya da yanıbaşında adeta kahraman bakkallar gibi küçük, iddiasız sanat sineması olmayı sürdürecek gücümüz ne yazık ki kalmadı." diyorlarve son mektuplarından geriye kalan tek dilek ise 'geriye kalan beyazperdelerin kapanmaması'(3). Belki birinin zorla alıp kapatmasıyla değil ama yine bir AVM etkisiyle kapatılan bir diğer sinema Alkazar sineması.

Emek Sineması: Son 20 yıldır Film Festivali'ne ev sahipliği yapan mekan bu festival kapalı. serüveni 1920li yıllarda başlıyor ve şimdi sonu tüm diğer mekanlar gibi olacak. Sadece Emek Sineması değil orada bulunan Cercle D'Orient adası komple yıkılacak ve yerine yine bir AVM yapılacak. Üstelik Emek Sineması'nı da yaptıkları AVM'nin tam üstüne kondurup hala yaşatacaklarını iddia ediyorlar (4)!

Yeni Rüya Sineması: Çok değil 1 yıl olmadı Rüya Sineması kendini toplayıp 'Yeni Rüya Sineması' olalı. Aynı adada bulunan bu sinema da 31 Mayıs 2010'da kapılarını kapatıyor(5)! Mekan sahibinin en önemli sıkıntılarından biri ise festival zamanları dışında bu sinemalara sahip çıkılmadığı.

Beyoğlu Sineması: Şuan açık olan, şu aralarda da kapatma haberi olmayan sinema. Fakat 2008 yılında Alkazar Sineması'yla aynı dertten kapatmanın eşiğine gelmiş(6). Sebepler yine aynı, ya insanların AVM'yi tercih etmesi ya da AVM'lerin sanat sinemalarına meydan bırakmaması.

Peki şimdi neler oluyor? Bu duruma hiç yabancı değilmişiz değil mi? Tarihi kültür mekanlarının kapatılması sadece İstanbul için geçerli değil, bunun gibi AVM çılgınlığına yenik düşmüş bir çok başka şehir var.

Hadi yürüyelim, kapatılmasına engel olalım, facebook'taki gruplara katılalım.
Farz edelim ki bir şekilde bugün Emek Sineması'nın kapatılmasına engel olduk,
peki yarın festival dışında kim gidecek bu sinemalara?
Hangimiz Beyoğlu'nun zamanla bitip tükenen, tükettirilen, yıkılan kültür mekanlarına çözüm bulmak için onlara daha fazla değer vererek sahip çıkıcaz?

AVM çılgınlığı ortaya gökten düşmedi, bunu yaratan yine biziz. Şimdi ise yarattığımız o çılgınlık herşeyi alıp götürürken sadece eylem yapmak yetmez.

Önce sesimizi yükseltip Emek Sineması'nın kapatılmasına engel olalım, sonra da onlar Beyoğlu'nu kültür ve sanattan arındırmadan elimizde kalan diğer yapılara açık kalmaları için sahip çıkalım!


18 Nisan Pazar 17:00 Taksim Meydanı' ndan Emek Sineması' na kadar Protesto Yürüyüşü - Toplanma yeri: Taksim Meydanı tramvay durağı