istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2012 Perşembe

Hasköy yakınları

Rahmi M. Koç Müzesi'den...


 Lengerhane, Denizcilik bölümü

 Minyatürler

 Raylı Ulaşım

Yenikapı'nın eski gemileri fotoğraf sergisi, Yenikapı eski yeni görüntüsü


Eski yeni görüntüsü dediğim de, eskiden 3 boyutlu kartpostallar olurdu, farklı yönlerden bakınca farklı gözükürdü, işte o teknoloji. 3 fotoğrafı da farklı açılardan çektim. Bunun yanında Yenikapı'da çıkarılan 12 batığın çıkarılışı, taşınışı ve korunmasıyla ilgili fotoğrafları, total station ile çizilen çizimleri ve yüksek çözünürlüklü bir çok fotoğrafın birleştirilmesiyle edinilen fotoğrafları var. Çok metin içermiyor sergi, fotoğraflar görülmeye değer. Daha fazla bilgi için;  http://www.yenikapibatiklari.com/

Öte yandan, Rahmi Koç müzesi ne kadar büyük ve ne kadar çeşitli bir koleksiyona sahipmiş, 5 yıl olmuş, gitmemek olmamış. İçerisinde havacılık, denizcilik, matbaa, çeşitli makina modelleri, sualtı bölümü, nostaljik dükkanlar, motosikletler, bisikletler, her türlü arabalar, neyin nasıl çalıştığına dair çeşitli atölyeler barındırıyor. Şöyle yazınca bile yeteri kadar çoklar.

Çok zaman ayırmak lazımdır, az zamanla olmaz deyip 4 aylık post grevine son verdiğimi ilan ederek bu kısacık gönderiyi de bitiriyorum.

3 Ocak 2012 Salı

15 Aralık 2011 Perşembe

istiklali 4 saatte yürüyememek

öyle ki amaç galatadan karaköy'e inmek, eminönüne geçip sonra geri dönmekti. takribi 5 saate yayılmasını istediğim ayaküstü gezinin 4. saatinin sonunda şişhaneye ulaşabildiğim için mutlu, hava karardığı için dönme zorunluluğu hissederek metroya bindim ve evimin yolunu tuttum.

peki neden gezinin sonu gelmedi?

1. salt istanbul

istanbullaşmak sergisi o kadar güzel ki, kelimelerle toplanan olaylardan her türlü yazıyı, fotoğrafı, videoyu izleyebileceğiniz interaktif bir sergi olmuş. en çok vakit burada harcanıyor, şöyle rahat rahat incelemelik vakit ayırmak lazım.
























2. borusan müzik evi

seçkin pirim'in heykelleri var içeride, 2 katta sergi var zaten diğer katlar konser alanı. bu katlarda da bildikleri herşeyi anlatmaya gönüllü rehberler var, föy veya tanıtıcı hiç bir şey olmadığı için bu görevi seve seve üstleniyorlar. En üst katta muhteşem kokulara sahip bir bahçesi var, en alt katta da bir cafe ve kitapevi var (robinson crusoe). Binanın ön cephesi her ne kadar eski dursa da iç taraf komple yıkılıp tekrar yapılmış, tasarımcısı da gökhan avcıoğlu. detaylarıyla birlikte şa-ha-ne olmuş ! sergiyi gezmek çok vakit almıyor ama detay incelemek isteyenler daha çok vakit ayırmalı. Bir de haftasonları ofis-müze olan bir yapısı daha var Borusan'ın. oraya da gidip ikisi hakkında daha ayrıntılı yazarım diye düşünmekteyim.

















ha gezinin asıl amacı da fotoğraf çekmekti. kafa böyle yerlere gidince, çektiğim fotoğrafların da kimseye hayrı olmuyor tabi. gülücük ve veda.



13 Ekim 2011 Perşembe

23

istanbul-taksim
12.10.2011

4 yıl geçti, dün en gerçekçi yanılsamayı yaşamışım, karşımdaki şehir aslında izmir'di.
Elimde ne yazık ki bir fotoğraf bile yok.
yanımda olanlara sonsuz sevgi.

3 Eylül 2011 Cumartesi

261 metre diyolla










shop yok, panoramalar bu kadar oluyor anca. Ama 261 metre yükseklikten çekildiği gerçeğini değiştirmiyor bu değil mi?

Bahsettiğim yer Sapphire terası. Modern şehirlerin seyir teraslarının istanbul'daki şubesi olmuş kendisi, evet eksikti de denebilir. Yukarısı çok rahat, 360 derece görülebiliyor heryer, doğu-batı diye ayrılmış. O kadar rahat ki cam kenarları hep masa sandalye. Yukarıdaki fotoğraf o camlı masalı sandalyeli bölümden değil de, bir üstünden, gerçekten Sapphire in en tepesinden çekildi. Oraya da çıkış vermişler, orası komple açık cam yok. Camlı terasın da üstü şimdilik açık ama sanki kışa doğru başka çözümler düşünülecek gibi, belki de düşünülmüştür. Bir hediyelik eşya dükkanı var ama pek çeşit yok, zamanla o da olur. Sapphire açılmadan onu meşhur eden fotoğrafından da magnet, puzzle yapmışlar. Bu fotoğraf biraz güzel bir fotoğraftı, uzun bir süre bakakalmışım;















Şimdilik teras seyrinden öte bir de 4d simülasyon izleme şansınız var, küçük bir salonda gözlüklerinizi takıp istanbulda 3 boyutlu bir tura çıkıyorsunuz. Gidince en çok bu görülmeli, görüntüler çok güzel olmuş. Ama buna ekstra para ödeniyor, her türlü değer.

Ha bir de, bu ay galiba başak burçlarına %50 indirimliymiş, sonra da teraziler olacak büyük ihtimalle. Hem bu fırsatı hem de açık kapı festivaliyle mimarlık öğrencilerine olacak indirimi düşünerek ben bu ay 1-2 kez daha çıkarım diye düşünmekteyim. Hem de biri akşamüstü, hava kararmakta iken, güzel fotoğraflar çekmek için olacak. Diğeri de sabah kahvesi ( evet çünkü o manzaraya karşı bir kez daha oturulur, hatta gazete alınır, türk kahvesi söylenir, kimsecikler yokken keyif yapılır, sonra hayata devam edilir). Ha tabi bu şımarıklığımın sebebi artık kendisinin evimize 5 dakika uzaklıkta olması! (burada çok sırıtkan bir surat var ama siz göremiyorsunuz)

Sonuç olarak gidin gezin , e buralara kadar gelmişken bana da bir ses edin olur mu!

where is my flying car?

...
"Duymazdan gelerek ayrılıyorum evden. Sahile inen ak taşlarla döşeli sokağa çıkar çıkmaz öfkem dağılıyor. Sokağın iki yanındaki yüzyıllık kızılçamlardan yayılan reçine kokuları içimi açıyor. Geniş bahçeli, tek katlı komşu evlerin önünden geçerek ak taşların üzerinden mavi denize ilerliyorum. Kulaklarımda kızılçamın dallarında gezinen ince rüzgarın çıkardığı tatlı çıtırtılar ile dur durak bilmeden ötüşen kuşların neşeli şarkıları var. Sokağın sahille buluştuğu noktaya geldiğimde, bütün görkemiyle Haliç çıkıyor karşıma. Sağ tarafta sisler arasında Eyüp, tepede Fransız şairi Pierre Loti'nin kahvesi, sol tarafta bir zamanlar -sosyal sınıfların var olduğu günlerde- tütün işçilerinin oturduğu, şimdi botanik bahçesine dönüşmüş Balat semti.

Güneş gözlüklerimin arkasından İstanbul Boğazı'na doğru bir yay çizersek uzanan Haliç'e bakıyorum. Sular güneşin altında ışıl ışıl yanıyor. Haliç'e, Altın Boynuz adını verenler ne kadar da haklıymış, demekten kendimi alamıyorum. Eskiden , -insanoğlu teknoloji karşısında etik değerlerini oluşturmadan önce- Haliç bir çöp yığınıymış. Fabrikaların atıkları, kanalizasyonları buraya akarmış. Değil burada denize girmek, burnunuzu tutmadan yanından geçmek bile çok zormuş. İstanbulluların Haliç'i kurtarması yüzyıllar sürmüş. İnanabiliyor musunuz, bir zamanlar bu görkemli güzelliğin üzerinde köprüler varmış. Bir belgeselde izlemiştim; şekilsiz, çirkin, çelik ve asfalt yığınları; güzelim Haliç'e vurulan iğrenç prangalar. Neyse ki ulaşımı tümüyle havaya kaydıran İstanbullular üç yüzyıl önce o köprülerden kurtulmuşlar."
...

Ahmet Ümit'in Aşk köpekliktir kitabının "Aşk Ütopyadır" adlı öyküsünden alıntı bu. Şimdi bu kitap elime niye geçti, pek açıklamak istemem, lakin yukarıdaki paragraflar kitabın akılda kalıcak tek satırlarıdır. Bu satırlardan sonra öyle hayallere daldım ki, kitabı bırakıp uzun süre tavana baktım. Hayal ettim, boğazı düşündüm, ağaçları, kuşları, böcekleri... sonra her hayal gibi o da bitti ne yazık ki. Ya kitabı okumayın sakın, çok gereksiz. Ama bu satırları okuyup hayal edin, çok güzel bir şey, İstanbul'u böyle düşünmek şahane.
Ha tabi bu konuyu hayal edince aklıma gelen bir ekşi başlığı vardır ki, buradan bakılabilir.


13 Ocak 2011 Perşembe

veda

hiç bir yerin yıkılmasını istemiyorum, bunu zaten kaç kez söyledim.
sanırım en son ali sami yen'de oynanan derbiden sonra ben onun son maç olduğuna inanmıştım ve hayıflanıyordum gidemedim, yıkılacak işte, şu koskoca 3 yılda bir kez gidemedim diye üzülüyordum.
meğersem son maç değilmiş, sonuna yetiştim, evet sondu ama benim için ilkti aynı zamanda ve evet tam karşındayım.
galatasaray taraftarı; sen nasıl bir bünyesin, nasıl tek ve bütün yürekten söylüyorsun herşeyi?
ne kadar beğendiğimi söylesem boş, çok güzeldi. ordaki insanların nasıl duygular içerisine girdiğini tahmin etmek zor, kaldı ki ben bile ilk kez gördüğüm bir yer için ne kadar duygulandım. o taraftar ne yapsın.
unutmasın, unutturulmasın.
hoşçakal sami yen.

3 Ocak 2011 Pazartesi

2011 kartları
























kartlar yola çıktı bile, posta kutuları kontrol edile!
favorim şu çerçeve içinde olanı, şans eseri çıktı yoksa tamamen negatiflerini üretiyordum. yanlışlıkla kalıp bir yere yapışınca aa ne iyi oluyormuş dedim.

İstanbul'un silüeti parisinkini sollayıp geçiyor ya neyse, naber Paris?
bekle, az kaldı.

21 Aralık 2010 Salı

sudan

İçindeki Düşman?*

Zaten belliydi, kapkaranlık bir koridor. Ucunda bir dansöz oynuyor, hemen yanındaki kâğıdı alıyorum; ‘Türk Lokumu’ yazıyor, ha evet turkish delight hesabı diye düşünerek yürümeye başlıyorum. Dansöz birden gözüme çok iri gelmeye başlıyor, fark ediyorum ki erkek. Kâğıdını okuyorum, ‘…sanatçının göründüğü ilk performans projesidir.’ Oldukça iddialı, bir süre bakakalıyoruz arkadaşımla. İnanılır gibi değil, izledikçe izleyesim geliyor, kıpkırmızı rujuyla çok özgür çünkü.

Yavaş yavaş içeri giriyoruz, tabi ki de video gösterilerinden oluşan bir sergi olduğuna göre yarı karanlık olması da normal. Hangi sırayla hangi videoları izlediğimi hatırlamıyorum o yüzden şimdi başlık başlık olarak devam edeceğim.

Peruk Takan Kadınlar

Uzun bir salon, salonun bir ucu 4 ekran, diğer ucu oturma alanlarından oluşuyor. Hangisinin karşısına oturursak onun sesi oturduğumuz sıranın arkasındaki hoparlörden geliyor. 4 ekran diyorum ama 1i tamamen karanlık. İlk videoyu salonun işleyişini kavrayamadığım için geçiyorum, ikinci video kanser yüzünden peruk röportajından oluşuyor. Üçüncü video tamamen karanlık, sebebi ise üniversitede başörtüsü yasağı yüzünden peruk takan bir öğrencinin görüntü vermek istemeyişiymiş. Biraz dinledikten sonra onu da geçiyorum, önyargı denilen durumun her insanda olanından ben de mevcut çünkü. Geçiş sebeplerimden biri de denk geldiğim ilk cümlelerin hoşuma gitmeyişidir belki de. En sondaki videoda ise bir travesti var. En çok onu dinliyorum, bu sergi de bununla ilgili bir şeyler var çünkü. Sebeplerini, hareketlerini, konuşmasını, duruşunu… Ardından bu salondan çıkıyoruz. Fakat daha sonra ‘peruk takan kadınlar’ın metinlerinin bulunduğu kitap elime geçiyor ve hepsini tek tek okuyorum. Kitabın başında Kutluğ Ataman’ın bir ön yazısı var, enstalasyonların metinleştirilmesi üzerine, diğer bir değişle kitap haline getirmek doğru mu değil mi üzerine. İçerik kadar o da dikkatimi çekiyor, yapmak istemediği halde kitap haline getirmiş. Fakat bunun ortaya çıkaracağı sonuçlar hakkında iyi şeyler düşündüğü için bunu yaptığını da eklemiş. Açıkçası izleyemediğim kısımları okumam benim açımdan oldukça iyi oldu, dahası bütünü algılamak bakımından kesinlikle hepsinin izlenmesi gerektiğine karar verdim, bu da sonuçlarının iyi olduğunu gösteriyor. İlk kaçırdığım video siyasi faaliyetlerde bulunan ‘hostes leyla’. O kadar ilginç bir konusu var ki, peruk resmen hayatını kurtaran bir simge haline gelmiş. İkinci videodaki peruğun işlevi ise hastalıkta kaybedildiği düşünülen güzelliği doldurmasıdır. Üçüncü ve kaçtığım videoda, peruk tarif etmeye kelimeler bulamayacağım bir halde. Okurken kendimi kötü hissettim, öyle ki aklımda oluşan durum türban takan bir öğrenci için peruk takma zorunluluğu neyse saçı açık gezen bir insan için türban takma zorunluluğuymuş gibi geldi. Karışık çok karışık durumlar, içinden çıkılamaz tarifler içeriyor bu video. Farklı kadınlar, aynı peruk ama bambaşka simgeler haline geliyor.

Ruhuma asla

Bu salonun içerisi o kadar büyüleyici ki, farklı koltuklar, farklı televizyonlar ve her televizyonda oynayan aynı filmin farklı sahneleri. Önce birine oturuyoruz, sonra orada filme odaklanamayıp diğer koltuğa geçiyoruz. Yine bir travesti var karşımızda, biraz Fransızca konuşuyor, biraz Türkçe. Görüntüde sevişiyor ama bir yandan ağıt yakarcasına şarkı söylüyor, bir yandan sevişmesine dönüp kızıyor partnerine, sonra şarkısına devam ediyor. Aynen kâğıdında yazan gibi ‘Çıplak ve çekincesiz’ bir video bu.

Dilenciler

İşte bu elimi ağzıma götürüp hayır bunu yapmış olamaz dediğim enstalasyondu. Çok gerçek, fazla gerçektiler fikrimce. Gözümü içine bakan 7 insan var, aynı boydayız ve hepsi de normalde görsem göz göze gelmekten kaçındığım karakterler, burada ise kesinlikle gözlerimi kaçıramıyorum. Hepsine tek tek bakıyorum, bu sefer kaçmıyorum. Metnini okuduktan sonra bazılarının oyuncu bazılarının gerçek dilenci olduğunu öğreniyorum ve tekrar bakıyorum. Kurmaca ve gerçekliğin bu kadar bütünleşik halini bunu okumadan önce fark etmek ise neredeyse imkânsız. Okuduktan sonra ise ayrımına varıyorum, belki doğru belki yanlış bu oyuncudur dediğim karakterleri belirliyorum. Elimle kapattığım ağzımı açıp diğer videoları izlemek üzere çıkıyoruz.

99 Ad

Havada yüzen 5 ekran var ve beşinde de aynı adam öne arkaya sallanan bir performans sergiliyor. Ekranlar havaya kalktıkça adamın hareketleri daha da hızlanıyor. En arkadaki ve en havadakindeki hali çıldırmış gibi, o kadar hızlı hareket ediyor ki kendisi bile zar zor seçiliyor.

Çarpıcı, bakınca görünmeyenin gözümüze sokulduğu, bakmadıklarımızın sergilendiği, Türkiye’deki sosyal ve kültürel olayların yansımalarını sunan, izleyici ile birebir ilişki kurmayı başarabilen oldukça güzel bir sergiydi. Çocuklara bir yeri gezdikten sonra sorulan o meşhur soruyu kendime sordum ve en çok merak ettiğim şeyi düşündüm, o da Türkiye'de açılan bu ilk retrospektifin isminin neden ‘içimdeki düşman’ olduğuydu. Sonra da cevabını merak etmemeye karar verdim, nasıl yorumladığım cevap niteliğini taşıyabilir diye düşünüyorum.


*20. yüzyıl sanatı dersi için hazırlanmış bir ödev metni

12 Aralık 2010 Pazar

galata kulesi









12.12.2010~19.30

28 Kasım 2010 Pazar

2 kelam

bir.
Pera müzesi'nin kültür sanat sohbetleri adlı her ay yaptığı bir tür etkinlik var, geçen ay Ahmet Ümit gelmiş, bu ayki konuk ise Aydın Boysan'dı. İlk kez dinleme fırsatım oldu, çok tatlı inanılmaz iyi bir adam. bir saat boyunca kendi yazdığı metin üzerinden konuştu, müzecilikten girip mimarlıktan, şehirden, gezilerden, yazarlıktan, hayattan, siyasetten o kadar çok şeyden bahsetti ki, üstelik bir saat boyunca tüm konuklar otururken kendisi ayaktaydı. en sonda Vehbi Koç ile ilgili anılarını anlatıp müze için teşekkür edip onu da anmış oldu. sorular ikramlarla birlikte söyleşi bitti.

burada küçük bir röportajı var;

ayrıca kendisi uzun yıllar mimarlık yapmış ve çok sayıda kitabı olan biri. ilgilenmek isteyenler kısaca bir arama yapıp üstadın hertürlü röportajına, kitabına, mimari uygulamalarına ulaşabilir. ben de en kısa sürede bir kitabını edinmeyi düşünüyorum.

dipnot1.etkinliğe katılabilmek için pera dostu olmak gerekiyormuş. Olduk bakalım, bir yıl boyunca 20 tlye müzeye de ücretsiz girebiliyormuşuz. umarım bir sonraki ay güzel bir konuk çağırırlar, sonra bir sonraki dönemin başında görüşücez pera.
dipnot2.etkinliğin sponsoru starbucks coffee idi, kahve ve kek dağıttılar. dağıttılar dağıtmasına da başlangıçta kahvenin öyküsü ve tadılacak kahvelerin hikayesine dair konuşma yapıldı. açıkçası beğenmedim, olmamış keşke stand kurulsa broşür falan dağıtılsaydı. başında uzun uzadıya anlatmak, insanların sorularını almak gibi şeyler. neyse sponsordur yapar diyelim.


iki.
istanbul modern'de bu ara Kutluğ Ataman var, çok sayıda video enstalasyonuyla geniş bir sergi açmış. çok vakit harcadık ama güzeldi, gidilip gezilesi. özellikle eşcinseller ile ilgili çalışmaları benim en çok dikkatimi çekenlerdendi. serginin başındaki ilk enstalasyonun da kendisinin dansöz kıyafetleri giyip oynaması olduğunu da buraya not olarak düşüyorum.

dipnot3.istanbul modern yine güzel hep güzel.

ek olarak, haydarpaşa yandı bugün, modern'den dönerken görünce oranın yanıyor olmasına hiç ihtimal vermemiştim. daha dün yanından geçerken nasıl hala buranın kapısından çıkıp istanbul'a şöyle bir bakmamış olabilirim, nasıl hala bu kadar büyülü bir yapıyı gidip görmemiş olabilir diye düşünüyordum. gidemeden bugün yandı, çatısı komple yandı. eğer bunu fırsata çevirirlerse, haydarpaşa projesini hayata geçirip orayı otel yaparlarsa yıkmasınlar diye önünde yatacağım ikinci bina olacak kendisi. söylüyorum, ciddiyim, gider önünde yatarım.
ilki de akm.
ayağını denk al büyükşehir.

7 Kasım 2010 Pazar

kesit







eminönü altgeçit
cmt~17.00

kayıp

itef


bir balık diyor, japon balığı,
dile ondan ne dilersen.
küçük bir çocuktan bahsediyor,
sonra büyük bir imparatorluktan.
paris için kentim diyor,
beni büyülüyorsun,
senden uzaklaştığımda
kendini özletiyorsun.
kaçma istediği uyandıracak kadar hakiki,
varlığından şüpheye düşülecek kadar hayali
diyor istanbul için.

19 Ekim 2010 Salı

Cabinet de curiosités

insan meraklı bir yaratıktır, bulduğu tüm çekmeceleri, dolapları karıştırmak ister ama yapamaz.

"ey insan, bunu yapabileceğin bir yer biliyorum. atla gel taşkışlaya, bir sergi var, bir sürü dolap var. hepsi senin karıştırman için."

zemin kat koridorlarından birinde 1. sınıfların 'merak dolabı' adlı sergisi var. bugün kendimi dolaplara saldırırken buldum, içlerinden de o kadar güzel şeyler çıktı ki. fotoğraf makinamı kaptığım gibi tekrar ziyaret edicem, şiddetle tavsiye.

bloglarından;

taşkışladaki diğer sergiler için;

isveç tohumları / swedish seeds

günümüz 100 japon tasarımı /japanese design today 100
(ayrıca 2010 japon yılı etkinlikleri)

ve bunlara ek olarak da bilumum öğrenci sergisi.

geliniz, geziniz.

13 Temmuz 2010 Salı

imeneo iyidir

'imeneo' iyidir, hisarda daha da iyidir.
kabul ediyorum ki, opera festivaline olan tepkim davetiye buluşu sebebiyle bir hayli azaldı. (yazarın protestosu güvenlik güçleri tarafından zorlukla bastırıldı ya da bir davetiye ile yola geldi.)
Hisar'ın içindeki açık hava tiyatrosunun ne sebeple ve ne zaman yapıldığına dair bir bilgi bulamasam da (savunma amaçlı yapılan bir kale sonuçta, değil mi?) tahmin ediyorum ki onarımı ve restorasyonu sırasında dönüştürülmüş. tahminim pek de mantıklı değil zira öyle bir yerin sonradan yapılması kolay değil. (restore ettilerse de eklenmiş olamaaaz diye içimdeki ses çığrındı şuan çünkü bakalım tdk,
restorasyon: eski bir yapıda yıkılmış, bozulmuş olan bölümleri aslına uygun bir biçimde onarma, yenileme) evet muhtelemen ilk inşaası sırasında planlanmış.

bir önceki gün hava muhalefeti yüzünden iptal edilen aynı oyunun seyircilerinin de olduğunu düşünürsek pek kalabalık değildi. Festivalde yer olan oyunların denkliğinin olmadığını bildiğimiz için ( bir tarafta berlin bir tarafta izmir) insanların 'festivale gidelim hangisi olsun' sorusuna çoğunlukla 'imeneo' cevabını vermemiş olması normal, hak verdik.

her durumda izmirlileri görmek güzeldi.
sevgi saygı x 2

4 Temmuz 2010 Pazar

opera hangi halk ile buluşuyor

1. uluslararası istanbul opera festivali 2 temmuz itibari ile başladı. pek çok ünlü ve güzel eserin İstanbul'un tarihi mekanlarında sergilenecek olması, ilk festival olması gibi önemli bir sürü durumu var.
programa ilk baktığımda Fatih Akın'ın Duvara Karşı filminden uyarlanan operası dikkatimi çekti ve şöööyle bir biletix'e gözüm kaydı.
bilin bakalım sonra neler oldu? Uluslararası istanbul operası diye başlattıkları bu festivalde toplamda 8 oyun sergileniyor ve 8 oyundan sadece bir tanesinde öğrenci bileti alabilmek mümkün. diğerlerinde ise en ucuz bilet 30 tl, o da işte merdiven altından falan izlenebilen türden. uygun biryerden alınmak istenirse 50 tlye operayı izlemek mümkün.

sonuçta anlamlı ve güzel bir organizasyonda biletlerin pahalı olması anlaşılabilir türden, peki sınırlı sayıda öğrenci bileti üretilmemesini kim açıklayacak?

bakalım festival rejisörü Yekta Kara ne demiş;
- Opera burjuva sanatıdır şeklinde bir düşünce var hep. Bir kere bu gerçek değil. Hayatında hiç operaya gitmemiş insana da ulaşmak istiyoruz.

hayatında hiç operaya gitmemiş insanlara ulaşmak konusunda onlara büyük başarılar diliyorum ama ben yine de olayın bu kısmında değilim.

bir de reklamları niye bu kadar yüzeysel olmuş diye söylenip duruyordum, kadın bakkaldan ekmeği operadaymış gibi söylüyor, adam minibüste kendini duymayan şöförün ilgisini şarkı söyleyerek çekiyor. sonra da 'opera halka indi' oluyor.

kızdım size çok, protesto ediyorum gitmicem. naber?

şişmanlık iyidir

Botero'nun Pera müzesi'ndeki sergisine hayatımda sahip olduğum en zayıf arkadaşımla gitmem ve sergi temasının şişmanlık güzeldir olması arasındaki ilişki beni 24 saattir düşündürüyordu ki, Fernando Botero ile ilgili gazetede birşeyler okuyunca aklımdakileri bir yaziyim dedim. çok uzun bir süredir blogger yüzü bile görmeyen bünyeye de iyi geldi ne yalan söyleyeyim.

78 yaşındaki kolombiyalı sanatçının Pera'da görebileceğimiz resimleri; sirk, boğa güreşi, latin amerika halkı, latin amerika yaşamı, ölü doğalar ve sanat tarihinin geçmiş ustaları adlı bölümlerden oluşuyor. çocukluğunda matodor olması için baskı yapılıp boğaların yanına verilen bir çocuğun boğa güreşi resimlerinin olması, resmettiği meyvelerin bile gereğinden fazla hacimli olması, bakınca basit şişman insanlardan oluşan resimlerin minik minik ayrıntılar içermesi gibi durumlar var sergide. biz gezerken pek keyif aldık, hee bu çok şirin bu daha çok şiriiin diyerek hepsine atladık neyseki sergide az insan vardı.

durum bir de şöyleymiş, doğal olarak sergi için 64 yapıt seçiliyor
fakat bugünkü radikalin ekinde okudum ki aslında seçilenler arasında Botero'nun kişiliğinin tam yansıtılmasını sağlayacak bazı eserleri hiç seçilmemiş(1). Botero aynı zamanda ABD'nin ırak işgali
sırasında Ebu Garip cezaevinde yaptığı insanlık dışı uygulamaları konu alan resimler de yapmış(2). Ayrıca kolombiya iç savaşını da anlatan resimleri ile ülkesini eleştirmekten de geri kalmıyormuş.( sağdaki de otoportresi, tabi asansör baskısı )

sergide başka biri tarafından biyografi tadında çekilen videoyu izlediğimizde
de farkettim ki resim ile olduğu kadar heykel ile de pek ilgili bu adam(3). bir çok avrupa kentinde heykelleri ile açık hava sergileri oluşturmuş. heykellerin oradan oraya taşınması yerleştirilmesi ile ilgili söylemleri vardı. resimlerini anlattığı kısma kalmadık, baştan sona izlenebilir.

bir sürü de fotoğraf çekip oradan en zayıf arkadaşım ile ayrıldık. Sergiyi de en zayıf arkadaşımı da pek sevdim, bir daha beklerim. Botero bir daha gelemese de o gelsin yine gidelim.

(1) : http://www.harftamircisi.com/boteronun-mutfagi.html yazıyı radikalde okudum fakat Mehmet Uhri yazıyı kendi sitesinde de yayımlamış, bu link kendi sitesinden.
(2): http://www.bampfa.berkeley.edu/exhibition/botero_2009 eylül 2009-şubat 2010 sergilenmiş.