18 Ocak 2012 Çarşamba

çabuk dedim sana!

bu kadar özleneceğini bilmeden geçirdiğim aylar,
şimdi resmen kırıntılarından hatırlamaya çalışıyorum.
greyfurt suyu yok peki, pötibör üzeri çikolataya ne demeli?
görünce sevindim macrocenterda, sonra fiyatını gördüm ve yuh dedim, yuh sana türkiye.
altı üstü bir çikolata hem de bisküvüli.

bilmiyordum gerçekten, 4 ay bile küçük küçük alışkanlıklar edinmek için fazlasıyla yeterliymiş.
şimdi ya gidecekler ya bana işkence etmeye devam edecekler.
ya da daha çok gelecekler.

çikolata mus hiç aramadım mesela, arasam bulurum belki thy koridorlarında.
tabi uçak bileti karşılığında.
şarabı zaten sayma, 20 liraya şarap mı olurmuş? hem de acı.

kimse tepki göstermesin, bu böyle, özleniyor, net.
özledim ben de, ne var? özleyemez mi insan?
istanbul'u özlemedim mi sandınız? sokak dürümcüsünü mesela.
oradayken burası, buradayken de orası.
ama dönecektim ya buraya, çok da mühim değildi.
ya şimdi?

acı olmayan şarabın 20 lira olmadığı bir ülkede, peynirin kilosu da 30 lira olduğu sürece,
bir inek ve üzüm bağı sahibi olma konusunda kararlarımı olgunlaştıracağım.
mor inekleri takip edemem. kendi ineklerim olsun istiyorum.
makarna şirketim de olsun istiyorum, şekilli şekilli makarna yaparım.

bir de etrafımda sürekli pardon pardon diyen insanlardan edineceğim.

en önemlisi de penceresi tam önünde bir çalışma masam olacak. dışarıda yağmur yağacak, öyle bir yağacak ki ben yemeğimi yerken korkup üst kata çıkacağım tabağımla birlikte. Sonra güleceğiz halime, gerçekten korkup korkmadığımı merak edecekler, gerçekten korktuğumu ise kimse bilmeyecek.

gitmeyeceğim, her şey buraya gelecek, herkes, her şey.

bu sefer ben gelmeyeceğim yalancıktan aşk şehri, tepemin tasını attırma.
toplan gel. çabuk.

16 Ocak 2012 Pazartesi

sen

sevgili milena'yı okuyorum bu ara. aslında bu ara teslimler yüzünden ara vermiş durumdayım ama bıraktığım yer tam da kafka'nın 3 yıl mektuplaştığı bu hanım kızımıza hitap şeklini 'siz'den 'sen'e çevirdiği zamanlar. o kadar ince bir çizgi ki bu, yüzyüze bile kritik olan bu meseleyi mektup satırlarında okumak çok keyifli. bitsin yazacağım 3-5 satır.

"mektubu koymuşken zarfa çıkardım, şuracıkta yer var işte: Bana bir kez daha -her zaman değil, istemem her zaman- ama bir kez daha "sen" de bana."

12 Ocak 2012 Perşembe

-böyle inanmıştım, böyle inandırmıştı. ama kim olursa olsun ne zaman olursa olsun ihtiyacım olduğunda yanımda olacak sandım.
+  insanlara güvenmemeyi de böylece öğrenmiş oldun.
-ben bi tek ona güvenebilmiştim zaten
seversen bağlanırsın umut beslersin ve sonu hep hayal kırıklığıdır. hep diyorum. "dene bakalım. olmuyorsa zorlama"
- neden?
+  insanız çünkü insan hata yapar. ihanet eder, yalan söyler, aldatır. Bu yüzden güvenmezsin, inanmazsın, sevmezsin.
-  o kadar da kötü değil işte herkes!
+  herkes o kadar kötü.
-  yanında olur ama, ihanet de etse yalan da söylese aldatsa da, yanında olur.
+  ha bir de yanında olmaz ı ekle o listeye.
 yanında olmak böyle bir şey değil ama aldatmak gibi ihanet etmek gibi yalan söylemek gibi değil. Onlar hep insani hatalar, suçlar.. hissetmek, yanında olduğunu bilmek...bu öyle bir şey değil.
+  o daha bilinçli insana dair daha fena bir ayrıntı.
-  değil öyle olmamalıydı.
+  öyle.
- üzülüyorum ben ama, insanlar kötü diye üzüntümü geçirecek miyim?
+Evet, beklentiye girersen insana dair bu riski göze almışsın demektir.
-  ama bu riski alırken bunun böyle bir şey olduğunu bile bilmiyorum, ne demek onu bile bilmiyordum.
+  öğrenmiş oldun.
-  hep yanımda olur sanıyordum.


*alıntı

7 Ocak 2012 Cumartesi

(bıdı bıdı)

-aklıma süper bir fikir geldi yazmak için!
+tamam nasıl bir fikir?
-işte çalışırken dinlediğim şarkılar (bıdı bıdı) sözler (bıdı bıdı) şunlar bunlar (bıdı bıdı)
+tamam başla şimdi ama hemen blogger a girip yazma.
-hayır hemen yazmalıyım, çok güzel fikir ama!
+tamam ama şimdi not al, ufaktan başla, metin oluşsun. bak bakalım bitince nasıl olacak, biliyor musun?
-biliyorum süper olacak, böyle bir metin (bıdı bıdı) sözcükler (bıdı bıdı)
+tamam, fena gelmiyor kulağa, yani bilemiyorum. bitsin öyle bakalım.
-ne demek bitsin bakalım? hayır güzel işte, hemen yazmalıyım.
+sabırlı olmaya ne dersin?
-olmaz, olamam. aklıma geldi, gitmeden, uçmadan yapmalıyım!
+bu sefer değil.
-nasıl bu sefer değil? her zaman yaptım, aklıma geldi, yazdım, beğenmezsem de şimdi kaydet'e bastım çıktım! yine böyle yaparım?
+bu sefer değil.
-lütfen?
+bu sefer değil...
-açık kalsın sayfa oraya not alayım ne olur? öbür türlü başka yere yazınca hissedemiyorum yazdığımı.
+bu sefer sabırlı olmalısın.
-...
+...
-peki.

..
.....
...dakikalar...
.....
...saaatler...
.....
...gün ayar...
.....
..


+yazmışsın, bitmiş gibi, neden buraya da yazmıyorsun?
-olmadı.
+nasıl olmadı, neden olmadı?
-tahmin ettiğim gibi çıkmadı, böyle bir metin değildi istediğim. basit, sıradan bir fikir bu.
+beklemek iyi geldi sanırım.
-hayır, bilmiyorum, yani beklememiş olsaydım belki buraya yazarken vazgeçerdim. Bilmiyorum belki de buraya yazamadığım için hoşuma gitmedi.
+iyi gelmiş bence, inkar etme.
-inkar etmiyorum, bilmiyorum...
+...
-peki kabul...galiba iyi geldi...
+sabır güzel erdem.
-evet, öğreniyorum.
-...
-peki şimdi ne yazacağım ben?
+vakit yazma vakti değil, biliyorsun.
-kimsenin bilmediği bir olay varmış gibi yazdın... gizem kattın sebebime...
+ne gizemi? yazmak yerine çizeceksin, basit.
-dağıttın tüm toz bulutunu!
+gerçekler iyidir.
-gittim!
+git.




böyle çünkü, niye yazıyorsam.

3 Ocak 2012 Salı

2 Ocak 2012 Pazartesi

donup kalmak


nefret
1. Bir kimsenin kötülüğünü, mutsuzluğunu istemeye yönelik duygu. 2. Tiksinme, tiksinti.

kin
Birine karşı duyulan öç alma isteği, garaz.

öç
Kötü bir davranış veya sözü cezalandırmak için kötülükle karşılık verme isteği ve işi, intikam.

şiddet
1. Bir hareketin, bir gücün derecesi, yeğinlik, sertlik. 2. Hız. 3. Bir hareketten doğan güç: Rüzgârın şiddeti. 4. Karşıt görüşte olanlara kaba kuvvet kullanma. 5. mec. Kaba güç. 6. mec. Duygu veya davranışta aşırılık.




sonra biri geliyor, yazıyor çiziyor anlatıyor bas bas bağırıyor, içinde bunlar, işte o zaman donup kalıyorum.
arınsanız ne olur?

1 Ocak 2012 Pazar

her şey yolunda bu sabah

bu gün hava kararana kadar sabahtı! yılın ilk günleri hep sabah olur çünkü, hep günayar, gün hiç bitmez!

hava karardıysa, sabah bittiyse de ilk yazının vakti gelir. İlk yazı tabi ki de kartlar ile ilgili olacak! en önce bitmeyen sabaha ithafen neşeli sözleri ve çelişkili klibiyle gelsin;



bu seneki kartların konusu türkiye'de olmadığım 5 ay süresince çekilmiş fotoğraflardı. Toplamda 13453 fotoğraf arasında 260 civarı fotoğrafı seçtim, sonra onlardan da istediğim formata sokabileceğim 45 tanesini hazırladım. Bu senekiler biraz ön üretimli, yani bilgisayar destekli, geçen senekiler gibi el yapımı değiller.

En önce bu fotoğraflar uygulanmış efektleriyle ve 25x17,5 ölçüleriyle, siyah beyaz olarak A4 aydınger kağıdına basıldı. Sonra ozalitçi desteğiyle hepsi aynı anda mükemmele yakın ölçülerinde kesildiler. Ardından boş 120 gr A4ler yine ozalitçi desteğiyle aynı ölçülerde kesildi ve ortalarından katlanıp aydınger dışta olacak şekilde iç içe geçirilip, orada ortalalarından zımbalandılar. Tabi ki bu tek başıma yapsam çok vaktimi alacak olan aktivite, ozalitçi abi sayesinde oldukça kısa sürede bitti. Yapım aşamasına dair fotoğraf yok, çünkü abinin yardımına müteşekkir mi kalsam, onun hızına mı yetişsem derken şipşak tertemiz kartlarım hazır oldu. sonra ona da bir teşekkür kartı hazırladım tabi ki. yapılan kartlardan bir örnek aşağıda;















arka sayfalarında çekildikleri yer ve tarihi yazıyor, bir de benim yaptığımı belirten bir imza.

Son olarak da içlerini el yazısıyla doldurdum. Bazılarının kapaklarını renklendirdim, öne çıkan objeleri bazen gerçekte oldukları renkleriyle, bazen de istediğim renkle boyadım. belki bu araba benim için mavi canım napalım?

Kimse bilmez ama bu kart hazırlama işi son 4 yıldır devam ediyor, ilk 2 yıl sadece aile ve büyüklere postayla gitti kartlar, yaklaşık 10-15 arası bir sayıda hazırlıyordum. Geçen sene büyüklerin kıymet bilmediğini anlayıp kendi neslime döndüm :) geçen sene de 20-25 kart oldu yanlış hatırlamıyorsam, en çok sayı ise bu seneye ait, 45! neyse ki 37 tanesi sahiplerine ulaştı, geri kalanlardan bazılarını, içlerini doldurup bana geri vermek isteyen arkadaşlara verdim! Bir kaç tanesi de örnek olarak bomboş bekleyecek dosyasında.

geçen sene ki gibi bir tane kartı da kendime ayırıp çerçeve içine koydum, pek de yakıştı.
(ha aman diyim, yok mini cooper hastası bu kız falan nidaları istemiyorum, bir kere o arabanın orada duruşu çok manidar, anısı var, hatırası var, ayrıca nolur biri bana söylesin, buraya şekliyle, duruşuyla bunun kadar yakışacak başka bir varlık var mı? bence de yok.)














Velhasıl efenim, bu iş her yıl daha keyifli bir hal alıyor. insanlar karşımda kartlarını açıp okuyor, eğleniyor, mutlu oluyor, kendileri de kart hazırlıyor, herkes için bir şeyler diliyor vs. güzel şeyler bunlar.

bunlar da hazırlık aşamaları;








































mimar olmayıp kart tasarımcısı olayım diyorum, ortalıkta ne kadar karın doyurmayacak meslek var ise yapıyım diyorum. ne dersin 2012 izin var mı?

böyle de tasasız olsun bu yıl, mutlu yıllar herkese.



15 Aralık 2011 Perşembe

istiklali 4 saatte yürüyememek

öyle ki amaç galatadan karaköy'e inmek, eminönüne geçip sonra geri dönmekti. takribi 5 saate yayılmasını istediğim ayaküstü gezinin 4. saatinin sonunda şişhaneye ulaşabildiğim için mutlu, hava karardığı için dönme zorunluluğu hissederek metroya bindim ve evimin yolunu tuttum.

peki neden gezinin sonu gelmedi?

1. salt istanbul

istanbullaşmak sergisi o kadar güzel ki, kelimelerle toplanan olaylardan her türlü yazıyı, fotoğrafı, videoyu izleyebileceğiniz interaktif bir sergi olmuş. en çok vakit burada harcanıyor, şöyle rahat rahat incelemelik vakit ayırmak lazım.
























2. borusan müzik evi

seçkin pirim'in heykelleri var içeride, 2 katta sergi var zaten diğer katlar konser alanı. bu katlarda da bildikleri herşeyi anlatmaya gönüllü rehberler var, föy veya tanıtıcı hiç bir şey olmadığı için bu görevi seve seve üstleniyorlar. En üst katta muhteşem kokulara sahip bir bahçesi var, en alt katta da bir cafe ve kitapevi var (robinson crusoe). Binanın ön cephesi her ne kadar eski dursa da iç taraf komple yıkılıp tekrar yapılmış, tasarımcısı da gökhan avcıoğlu. detaylarıyla birlikte şa-ha-ne olmuş ! sergiyi gezmek çok vakit almıyor ama detay incelemek isteyenler daha çok vakit ayırmalı. Bir de haftasonları ofis-müze olan bir yapısı daha var Borusan'ın. oraya da gidip ikisi hakkında daha ayrıntılı yazarım diye düşünmekteyim.

















ha gezinin asıl amacı da fotoğraf çekmekti. kafa böyle yerlere gidince, çektiğim fotoğrafların da kimseye hayrı olmuyor tabi. gülücük ve veda.



12 Aralık 2011 Pazartesi

fikir dediğin yürüyerek gelir mi?

DırııırırırırırırDIIIIMM

bu seneki yılbaşı kartlarının teması ne olsun ne olsun!! diye düşünüyorum hala,

kartlar geliyoooo o o o o ooo rr !!!

önce fikri gelecek tabi, neyse var bir şeyler aklımda.

bu sefer son dakikaya da bırakmıcam hem, yeni yıla girmeden kartlarınız düşecek posta kutularınaa a a aa!!!

sabırla bekleyiniz efenim.

9 Aralık 2011 Cuma

7 Aralık 2011 Çarşamba

romalıların yüzme bilmediğinin ispatı

















bu fotoğrafın çekildiği akşam, en çok özlenilen akşamlardan biridir.

o duvardan su akıyor, sıçraya sıçraya. biz de yürüyoruz ki kenarından ıslanalım diye. neyin kafası?

ayakları suya değdirmekle başladık, sonra hal bu hal. richard meier gidecek romaya, bir sunağı korumak için müze tasarlayacak, önüne de havuz, biz de gidip 4 yıldır ismini sürekli duyduğumuz bu tasarımcının tasarladığı havuzda eğlenmeyecektik de ne yapacaktık? müzeyi mi gezecektik?

üzgünüm Richard, vakit olmadı müzeyi gezmeye, şöyle bir baktık içine sadece. Ama havuz şahaneydi, romalılar neden beğenmiyor anlamıyorum, yüzme bilmiyorlar herhalde.

20 Kasım 2011 Pazar

what i didn't know is

kürkçünün tilkinin geri döneceğini bilmesi ama hesap edememesi akıl almaz bir şey değil mi?
biliyorsun ama bak sen şu işe ki bilmekle kalmışsın, demişsin ki diğerleri gibi, dönüp dolaşıp geri geleceği yer burasıdır, ama gelirse ne olur hiç hesaba katmamışsın.

kızarım çok, haklı da bulurum kendimi. hesaba katmam yaptıklarımı, unutur giderim. hemen telafi edilsin isterim, ederim sanırım. zaman her kötü şeyi silip süpürdü sanırım, ama süpürmez. hesaba katmadıklarımla yüzleşirim.

peki, susuyorum.
ama uzun süreli değil.



Bill: Mommy is still angry at Daddy.
B.B.: Why?
Bill: Well sweety, I love Mommy, but I did to Mommy what you did to Emilio.
B.B.: You stomped on Mommy?
Bill: Worse. I shot Mommy. Not pretend shoot, like we were just doing. I shot her for real.
B.B.: Why? Did you want to see what would happen?
Bill: No, I knew what would happen to Mommy if I shot her. What I didn't know is, when I shot Mommy, what would happen to me.
B.B.: What happened?
Bill: I was very sad. And that was when I learned, some things, once you do, they can never be undone.

28 Ekim 2011 Cuma

Salk institute


Louis Kahn – Salk Institute – La Jolla, California, ABD, 1959-1965



Bu, bir projenin mimari ve işverenleriyle ilişkilerini her yönüyle inceleyebildiğim 2. örnek, bu sebeple daha çok taze bu ilişkiyle bir binayı inceleme fırsatı bulabilmem. Çünkü bu fırsat araya duyguları sokmaya sebep veren bir fırsat, bir binayı duygu ve hissiyatla sunmak ise olmaması gereken bir durum. Acemi olduğum içinse bu durum hakkında pek kendime engel olabildiğimi söyleyemem.

Louis Kahn, 1959 yılında Richards Araştırma labaratuarlarını tasarlamış ve uygulamasına geçmişken Jonas Salk ile tanışıyor. Salk’ın amacıysa ona bir enstitü tasarlatmak, tavsiye üzerine şantiyeye gelip görüşüyorlar. Bu sırada richards araştırma labaratuvarları binasının kabası bitmiş halde. Kahn’ın o sırada tüm tasarım fikirlerini uygulayabildiği bu kabası bitmiş bina, aslında ona sonradan çok sorun çıkartacak bir bina. Çünkü o yıllardan sonra farkedilecek bir bütçe açığı sebebiyle Kahn’ın tasarladığı bir çok fikir uygulanamıyor, bu da sonrasında bu binayı eleştirilerin merkezi haline getiriyor. ‘my architect’ filminde, orada çalışan bir insan ‘buraya gelip neden fotoğraf çektiklerini anlamıyorum, içeride adam gibi çalışamıyoruz bile, ya çok soğuk ya çok sıcak bir çalışma
ortamında çalışanlar olarak biz ne kadar mutlu olabiliriz ki’ diyor. Ama Salk enstitüsü tamamen farklı, o, oğluna bile babasının hayalini hatırlatabilecek kadar güçlü.

Richards araştırma labaratuarında görebileceğimiz Louis kahn yaklaşımı ise servis veren ve servis alan mekanların birbirinin keskince ayrılması. Planlarından da görülebileceği üzere, ortak ve servis alan mekan olan labaratuar ortamı kule biçiminde yükseltilmiş, kulenin etrafında ise merdiven, teknik odalar, asansörler gibi servis veren mekanlar ‘takılma’ durumu ile ayrımı vurguluyor. Daha sonradan ortaya çıkan sorun ise güneş kontrol elemanlarının düşünülmüş olduğu halde uygulanamaması. Bu da içeride çalışan araştırmacı insanların rahatsızlık duyması, deneyleri için bu sıcaklığın olumsuz etkileri. Ayrıca Kahn’ın mekânsal ve strüktüralist yaklaşımı sebebiyle açıkta bırakılan havalandırma sistemi, bazı çok ayrıntılı toz kontrolü gerektiren labaratuarlarda sorun çıkarıyor ve tavanda mimarın yaklaşımıyla açık bırakılan havalandırma/ısıtma/soğutma sistem boruları bir asma tavan aracılığıyla kapatılıyor. Bunun gibi kullanım sonrası çıkan aksaklıklardan ötürü bina eleştiriliyor.

Jonas Salk ile görüşmelere başlandıktan ve 1960da California üniversitesi bünyesinde bulunan mevcut arsa gezildikten sonra hemen bir tasarım önerisi geliyor. Gelen ilk öneri, richards araştırma labaratuarına çok benziyor, kuleler ve etrafına takılan servis elemanları. Oysa bu arsa, pasifik okyanusunu görüyor ve bazı profesörlerin odasının bu manzaraya hakim olurken bazılarınınsa olmaması üniversitenin istediği bir durum değil.





İkinci öneri ve ardından üçüncü ve son öneriyle birlikte
proje son halini alıyor (3. fotoğraf). Son halinin mimari tanımı ise, 2 ana labaratuar binası, ortada avlu, binaların ortaya bakan kısımlarında araştırma görevlileri odaları (her oda okyanusa bakacak şekilde), binaların diğer tarafa bakan bölümleri ise teknik kısımlar (sirkülasyon, depolar), labaratuarların gerekli servis sistemleri için ( havalandırma, ısıtma) ayrı bir kat oluşumu ve bu kat oluşumunu da labaratuar açıklığını geçmek için kullandığı vierendeel kiriş sisteminin içinde çözümlemesi. (4. fotoğraf)
servis veren ve alan mekanlar ise burada sadece planda değil kesitte de ayrılıyor.



Vierendeel sistemiyle oluşturulan açıklıklar ve 'resmen' servis sistemlerine bir kat vermek, onu hem ulaşılabilir kılıyor hem iyi bir çözümleme sunuyor. Böylece hem tavanda zorunlu yer bırakma hali yok, hem de bir sorun olduğunda insanları rahatsız etmek yok. Yandaki perspektifte de ara kat oluşumu görülebilir.




Peki mimari tanımlamadan öte ne var? Tasarım aşamasında pennsylvania üniverstesinde Kahn'ın öğrencisi olan Gönül Aslanoğlu Evyapan, Louis Kahn 'ın şekillendirdiği son tasarım fikri hakkında şunları yazıyor;

"Louis Kahn, Salk Araştırma Merkezi için geliştirdiği, yüksek estetik değerleri haiz yapı sistemini 'fazla güzel ve narin' olduğu gerekçesiyle terkedip, laboratuarın doğasına uygun yalınlıkta 'hor kıllanılabilir' (kickable) bir sistemi seçtiğini heyecanla aktardığında sınıfça hayal kırıklığına uğramıştık. Ama geçen otuz yıl Louis Kahn'ın seçininin ne kadar yerinde olduğunu gösterdi."

Laboratuarın doğasına uygun 'hor kullanılabilir'... Aslında bu konu bizi tam olarak Louis Kahn'ın tasarım fikrinin içine sokuyor, 'binanın ne olmak istediği'.
[Mekanın ne olmak istediğinden mimar bildik olmayanı anlayabilir.
Bu bildik olmayana biçim verdirecek yaratıcı gücü ve öz eleştiri yeteneğini düzenden alacaktır.
Güzellik gelişecektir.] Louis Kahn, Düzen

Tabi ardından mekanın ışıkla biçimlendiği ve mimarın tüm mekanları neredeyse yapay aydınlatma ihtiyacı hissettirmeden kurgulama istediği var.

Ortadaki avluyla ilgiliyse küçük bir not var, açıklık projenin sonuna kadar hep ağaçlandırılacak diye planlanmış. (3. fotoğraftaki makette görülebilir) Son aşamaya gelindiğinde Luis Barragan adlı sanatçı ile görülüşüyor ve Barragan, enstitü binasını, güneş, ışık oyunları ve binanın dışında kullanılan yalın betonarmeyi düşünerek burayı boş bırakıp ortadan ince bir havuz geçirme fikri sunuyor. O kadar yerinde bir karar ki, bina şuanki etkisini ve gücünü neredeyse bu açıklıktan alıyor. Sonuç olaraksa ortaya böyle bir yapı çıkıyor. Uygulanan tasarım fikirleri günümüze kadar bir çok yapıda ilham kaynağı oluyor.

Kısaca böyle, aşağıda yazacağım kitapta bu detaylardan çok öte detaylar var. Görüşmeler, tutumlar, çöpe atılan fikirler, tasarımlar... Bir yandan bunları analiz ederken diğer yandan oğlunun çektiği son derece duygusal filmi tek gözle izleyordum, sunum bitene kadar ben de bittim. Zira bu filmde sadece mimarlık yok (izlenmeli!), baba-oğul ilişkisi, aile, mimarlıkta kurduğu ilişki, arkadaşları, arkadaşlarının Louis Kahn için söyledikleri... ki bunlar arasında oğlunun i. m. pei ile bir röportajı var, yaptıkları binaları karşılaştırıyorlar ve Kahn'ın müşteri seçiminde ne kadar titiz olduğundan bahsediyorlar. I. m. pei çok ve çeşitli müşteriyle çalışıp çok ürün üretebilirken Kahn tam tersi durumda. sonra da ekliyor,

Buildings doesn’t mean success, 3 or 4 masterpiece is more important than 30-60 buildings, it about quality, not quantity."



Leslie T., Louis I. Kahn: Building art, building science, George Braziller, 2005

Modern Mimarlığın öncüleri: Louis I. Kahn ve Tarih, Boyut yayın grubu, 2002

Nathaniel Kahn, My Architect, 2003

13 Ekim 2011 Perşembe

23

istanbul-taksim
12.10.2011

4 yıl geçti, dün en gerçekçi yanılsamayı yaşamışım, karşımdaki şehir aslında izmir'di.
Elimde ne yazık ki bir fotoğraf bile yok.
yanımda olanlara sonsuz sevgi.