15 Nisan 2010 Perşembe

Sahne senin 'Emek'!

Bir süredir kapatılmasıyla gündemde olan Emek Sineması'nın yarattığı durum aslında hiç birimize yabancı gelmemeli. Hepimizin bildiği (ya da bilmediği ya da bilmemezlikten geldiği) üzerine bu Beyoğlu'nda kapatılan sayısız kültür mekanlarından sadece bir diğeri olacak!

Bakın Beyoğlu'nda hakkında 'kapatılma' haberi geçmiş mekanlar arasında nereleri var;

Saray Sineması: Her İstiklal Caddesi'nde dolaşırken dönüp de bakmadığımız artık gözümüzün aşina olduğu Demirören Grubu yazılarıyla kapatılmış o kocaman alan, eskiden içerisinde Tarihi Saray muhallebicisi ve Saray sineması bulunduran Sin-Em Han hanıydı. 1920lerden 1980lere kadar faaliyet gösteren bu sinema, İstanbullular için bir konser mekanı, müzikten tiyatroya, danstan sinemaya her türlü etkinliği izleyebilecekleri, türk sinemasının en önemli filmlerinin gösterildiği mekandı. Fakat 80ler sonunda bir şekilde Demirören grubuna geçti, sinema salonu kapatıldı ve bina olduğu gibi yıkıldı(1). Şimdi ise 'herhalde burada restorasyon yapıyorlar' diyen her insana cevap olarak, oraya kocaman bir AVM yapıldığını belirtmek gerek. Üstelik içinde 'küçük bir beyoğlu' yaratma arzusuyla yapılan bir alışveriş merkezi(2)!

Alkazar Sineması: çok değil 1 Mart 2010'dan beri kapalı. Uzun bir süre salonlarında holywood filmleri oynatmak yerine estetik kaygı ile çekilen ve sinema sanatına katkıda bulunan filmleri oynatmayı tercih eden Alkazar Sineması, bugün ilgisizlikten dolayı kapalı. "Büyük alışveriş merkezlerindeki son derece yüksek yatırımlarla yapılan, teknolojik olanaklarla donatılmış olan ve popüler, ticari filmleri izleyiciye sunan 8-10 perdeli sinema salonlarına karşı ya da yanıbaşında adeta kahraman bakkallar gibi küçük, iddiasız sanat sineması olmayı sürdürecek gücümüz ne yazık ki kalmadı." diyorlarve son mektuplarından geriye kalan tek dilek ise 'geriye kalan beyazperdelerin kapanmaması'(3). Belki birinin zorla alıp kapatmasıyla değil ama yine bir AVM etkisiyle kapatılan bir diğer sinema Alkazar sineması.

Emek Sineması: Son 20 yıldır Film Festivali'ne ev sahipliği yapan mekan bu festival kapalı. serüveni 1920li yıllarda başlıyor ve şimdi sonu tüm diğer mekanlar gibi olacak. Sadece Emek Sineması değil orada bulunan Cercle D'Orient adası komple yıkılacak ve yerine yine bir AVM yapılacak. Üstelik Emek Sineması'nı da yaptıkları AVM'nin tam üstüne kondurup hala yaşatacaklarını iddia ediyorlar (4)!

Yeni Rüya Sineması: Çok değil 1 yıl olmadı Rüya Sineması kendini toplayıp 'Yeni Rüya Sineması' olalı. Aynı adada bulunan bu sinema da 31 Mayıs 2010'da kapılarını kapatıyor(5)! Mekan sahibinin en önemli sıkıntılarından biri ise festival zamanları dışında bu sinemalara sahip çıkılmadığı.

Beyoğlu Sineması: Şuan açık olan, şu aralarda da kapatma haberi olmayan sinema. Fakat 2008 yılında Alkazar Sineması'yla aynı dertten kapatmanın eşiğine gelmiş(6). Sebepler yine aynı, ya insanların AVM'yi tercih etmesi ya da AVM'lerin sanat sinemalarına meydan bırakmaması.

Peki şimdi neler oluyor? Bu duruma hiç yabancı değilmişiz değil mi? Tarihi kültür mekanlarının kapatılması sadece İstanbul için geçerli değil, bunun gibi AVM çılgınlığına yenik düşmüş bir çok başka şehir var.

Hadi yürüyelim, kapatılmasına engel olalım, facebook'taki gruplara katılalım.
Farz edelim ki bir şekilde bugün Emek Sineması'nın kapatılmasına engel olduk,
peki yarın festival dışında kim gidecek bu sinemalara?
Hangimiz Beyoğlu'nun zamanla bitip tükenen, tükettirilen, yıkılan kültür mekanlarına çözüm bulmak için onlara daha fazla değer vererek sahip çıkıcaz?

AVM çılgınlığı ortaya gökten düşmedi, bunu yaratan yine biziz. Şimdi ise yarattığımız o çılgınlık herşeyi alıp götürürken sadece eylem yapmak yetmez.

Önce sesimizi yükseltip Emek Sineması'nın kapatılmasına engel olalım, sonra da onlar Beyoğlu'nu kültür ve sanattan arındırmadan elimizde kalan diğer yapılara açık kalmaları için sahip çıkalım!


18 Nisan Pazar 17:00 Taksim Meydanı' ndan Emek Sineması' na kadar Protesto Yürüyüşü - Toplanma yeri: Taksim Meydanı tramvay durağı



13 Nisan 2010 Salı

turuncu

nereden başlasam bilemiyorum ile başlamak istiyorum bu yazıya, fakat çok sıradan olmasından korkuyorum, zira yakın bir arkadaşıma göre bu kalıp ile başlamak en kolay ve en sıradan başlangıç olacak(1). oysa ki insanların farklılığı sevip, sıradanlığı tercih ettiği şu zamanlarda pek de alışık olmadığımız bir yazı olacağına neredeyse eminim(1).

bahsetmeye çalıştığım bilmemezlik, yazmaktan kaynaklanıyor evet. uzun bir süredir yazamamaktan, yazıp da yayınlayamamaktan şikayet ederken aslında bu düşüncelerin ne kadar gereksiz olduğunun farkına varıyorum ya da bunu hep biliyorum ama daha çok hakim olan duygum bu değil. yazıları paylaşmak ile ilgili sıkıntılarım için ilacım yine o arkadaşım çünkü O, oyuncaklarını bile paylaşmazken içindekileri -değiştirip de olsa- paylaşan (1), beni paylaşmaya ikna eden. tam da bu noktada rahatlamamı sağlayan bir diğer etkiye sahip madde ise aslında insanların ne yazıyorlarsa yazsınlar hiç bir şekilde içindekileri tam yansıtamıyor oluşları. oysa insan nasıl da yansıttığını sanıp panik içerisinde çırpınıyor, eyvah herkes artık her şeyimi biliyor diye. işte bu durumdayken bu çırpınmaya son veren yeniden O çünkü ellerimin yazamayacağı ve çizemeyeceği bazı şeyleri gözlerimin anlattığını çok iyi biliyor, kendi düşüncelerimi bile bilemezken aklımdan nelerin geçtiğini tahmin ediyor(2).

peki bu bilmemezlikten önce neler vardı diye düşünüyorum. niye yazıyorum, kime yazıyorum, okunuyorsa kim okuyor, kim okumuyor gibi soruları çok geç sormaya başladım. sebebiyse aslında cevaplarını bilmediğim soruları kendime hiç sormayıp gerçeği öğrenmeme ve öğrenmeye hiç meraklı olmama durumum. Hani zaman zaman cahillik en büyük mutluluktur ya, mesela dünya üzerinde gerçekleri hiç öğrenmeseniz en mutlu insan olabilirsiniz, işte öyle bir durumdayken O, okuyup da değer vermenin ne demek olduğunu ilk kez gösterdi(3). tek sorunsa gerçekleri yavaş yavaş öğrendiğim için hala mutluydum, gerçek anlamda okuduğunu düşündüğüm insan beni daha da mutlu etmişti. Ardından hiç olmayacak bir zamanda, 'şu an ağlamamalısın' cümlesinin söylenmemesi gerektiği bir anda, o damlayı gözümde kısa süreli de olsa tutmamı sağladı. Emin değildim gözlerimin içini okuyabildiğinden o zamanlar, söylediklerine ben bile inanmıyor, ona hak vermiyordum. 'sen hala seviyorsun değil mi' dediğinde, sadece özlüyorum diyordum. Oysa her şeyden çok özlediğim şey yalnızlığımdı, çok uzun bir süredir ihmal ettiğimdi, yüzüne bakmaya cesaretim olmayandı. Aşık olduğum ama o gidince de en çok hissettiğimin yalnızlık olduğu yalnızlıktı bu, anlam karmaşasıydı(4). çünkü insan ne düşünürse onları yansıtıyor gözlerinden ve karşısındakinin yansıyandan payını almaması gibi bir şansı hiç ama hiç olmadı.

sonra saatlerce 'aşk'ı dinledim ondan, neler yaptığını, neler yaptırdığını. anlattı yine tavsiyeler verdi, yazdığı rahatlığıyla anlatıyordu fakat karşımda oluşunun en büyük güzelliği ağzından çok gözlerinin de anlatıyor oluşuydu. ne kadar sevdiğini, uğruna neler yaptığını bir bir anlattı gözleri; içindeki sevinçleri, fedakarlıkları, yolları, yolculukları, bazen de küskünlükleri. Sadece sevgiliye değil; hayata, anneye, yazmaya, okumaya olan her türlü 'aşk'ı dinledim ondan, bazen 'aşk' altında anlatmadı belki ama hepsinde sonsuza giden (5) bir şeylerin (6) varlığı yetiyordu bunu anlamaya.

yavaş yavaş ne kadar da benden, bizden olduğunu anlamaya başladığımda, O'na dair daha çok şey öğrenmek için yazılarını okumaya başladım, geç olduğunu bile bile. okudukça gözlerimin içi parladı, daha çok öğrendim yaşamaya, hayata, sevmeye ne kadar bağlı olduğunu. en basit örneği bir kupayı nasıl sevdiğiydi, ona nasıl anlam yüklediğiydi. O çok sevdiği kupasının kırılışını (7) bile görmezken ben sevdiğimi bile düşünmediğim, iyi anılardan edinmediğim bir kupanın kırılışına şahit olmuştum. gözlerimin önünde parçalanan ise o kupa değil bendim, iyi anılarım, en sevdiğim, en değer verdiğim, hayallerine en çok inandığımdı kırılan. bana dakikalarca gelen zaman diliminde sadece kırıklara baktım, nasıl dikkat etmediğimi düşündüm. en güzel kahvelerin onun içinde içildiğini, en güzel çayların onun içinde acıdığını (8) bile bile dikkat etmedim, gözüm gibi bakmadım, bakamadım o kupaya.

okudukça, anladıkça ve ben yazdıkça O ayna tuttu cevap verdi yazdıklarıma. su ve hava ilişkisi içinde bir insan için neler yapılabilir diye düşünürken balıkların son anlarını yazmaya kalkıştım(9) ve hemen ardından O en güzel niteliği kazandırdı bana; cevap (10). hala sorulması gereken ise asıl korkutucu olanın su mu hava mı oluşu (11).

ve tüm bunların sonunda asıl gelmek istediğim noktaya varabildim mi bilmiyorum, bildiğim şu ana kadar sıradan olmayan tek yazı oluşu.

geç de olsa doğum günün kutlu olsun hayallerini geniş tutan turuncu adam.

Nilden-13.04.2010

devam > filmfestivali

ne kadar da uzun bir ara oldu değil mi? neyse ki bloga yazı yazma günü değişikliği olarak salı günü yazıyor olmaya sevindim birden!

istanbul film festivali ile ilgili aklımda olanları yazıcam kaç gündür, hevesim mi kaçtı(?) nedir, yazıp yazıp siliyorum ya da taslaklara kaydediyorum. artık bugün city's de izlemeye çalıştığım filmden sonra sabrım taştı! bunu da yazmadan hevesimi kaybedersem olmaz dedim veeee.

bugün(pazartesi akşamına tekabül ediyor) 21.30 seansına Kontrol Limitleri diye bir filmim vardı, yazdığım üzere City's de. İşin garip yani bileti alırken sabah 8.30-17.30 derslerimi ve ardında beni bekleyen fransızca dersini göz önünde bulundurdum. nolucak yahu olmadı uyurum dedim(?!) ve uyudum evet.

bir kere bileti alırken kafam mı güzeldi acaba sorusunu 21.00 sularında fransızcadan çıkınca kendime bir sordum(nolucak yahu). bir koşu nişantaşına gidip öncelik sinemayı buldum. girişinde tepemde uçan kocaman ekranlar bulmak her ne kadar şaşırtıcı olmasa da (istanbul-nişantaşı şartları), içerisinin ne kadar garip olduğundan bahsetmeden geçmiyorum!
kendimi tuvalete atmam ile de şu ufacık detayı paylaşmadan geçmemeliyim dedim!

bu saçma detaydan sonra en önde olan yerimi kör olma olasılığımı da göz önünde bulundurarak değiştirmeyip bir de üzerine tam ortalamak adına yan koltuğa geçtim. şimdi ben hiç önden izlemeyince önün kötü olduğunu savunamam edasıyla inat ettim de denilebilir.

başlarda kendimi "the incredible shrinking man" filmindeki küçülen adam gibi hissetip insanlara canavar gözüyle baktığımı itiraf edebilirim. insanların yüzleri, binalar, köprüler, arabalar o kadar büyük ve korkunçtular ki. bir de başrol oyuncusu kapkara bir adam olunca (isaach de bankole)...

filme gelirsek, gitmeden önce biraz bakmaya çalıştığım kadarıyla aslında amerikalı bağımsız bir yönetmene ait; Jim Jarmusch. yazılıp çizilenler iyi gözüküyor, filmden de aslında onunla ilgili bir şeyler koparıp diğer filmlerini izleme isteğiyle çıkmak istiyordum. öyle de oldu diyelim.
filme dair garip takıntılar vardı, yan rollerin sürekli aynı cümleyle konuşmaya başlaması, tekrar eden replikler, başrolün yarım yamalak ispanyolcayla dös esspresso sepırıt kaps diyişi, gözlerini bile kırpmayışı, "hayal gücümü kullandım" bitişi. sağlam kafayla adamın diğer filmleriyle izlenirse mutlaka bir şeyler çıkacağını düşünüyorum.

gelelim uyuduğum kısma, uyurken bileti alırken düşündüklerimi düşünmedim değil. "olmadı uyurum" sözlerim gözlerimi açık tutmaya çalışırken beni o kadar rahatlattı ki, gözlerim aniden kapanıverdi! o evreyi atlattıktan sonra başka dertlere büründü beynim, film izleyerek uyumayı dünyanın en keyifli aktivitesi haline getirirken acaba orada uyuduktan ve uyandıktan sonra kendime gelebilir miydim? mesela koltuklara kıvrılsam uyusam sabaha kadar? ama film de hiç bitmese? biter de herkes giderse oraya ait olmadığımı hissedip panik içinde uyanırım çünkü. ya da misafirliğe gidilince küçük çocuklar bir köşede uyuyakalır ya, sonra kucakta taşınır bir güzel yatağına getirilir, işte öyle bir şey olsa hiç uyanmadan direk yatağa terfi etsem? uykuya dalma arifesinde bunları düşünürken neyse ki hiç kucakta taşınmadığımı hatırladım, genelde zorla uyandırılıp yürü kızım yatağında uyursun taktikleriyle büyüdüğüm için o evreyi de çok çabuk atlatıp fütürsuzca ayaklarımı uzata uzata uyudum. demek ki neymiş, çocuğu o kadar rahatına düşkün yetiştirmemek lazımmış.

sonrasında beni maslağa kadar getireceğine umduğum metro için içimde sevgi baloncukları yaratmayı düşünürken hiç aktarmasız olan yolu 3 aktarmaya geldim ve o sevgi baloncuklarından geriye lanet olsunlar kaldı. 3 aktarma ne demek ya? biri mecidiyeköyde, biri de sanayi de. aktarma dediysem de inip diğer perondaki araca binmek ha, 8 duraklık bi metro hattını bi yoluna koyamadılar diye bağırasım var.

+he ayrıca artık mimarlara tabureye tüneyen baykuş muamelesi yapılmasın istiyorum, yaşlılara döndüm beliim beliiim diye geziyorum, müstahak mı bu bize? 9 saat taburenin üzerinde geçmiyor!
+üstteki istek 'savaşlar bitsin, dünya barış içinde yaşasın' gibi bir istek oldu, geri alıyorum ama silmiyorum. çünkü umursamazlığım mikrofona konuşan miss world güzeli kadar değil.

+bir de şunlardan da olsa ya;
oturacak bir arkalıklı sandalye bulamazken sleep-box kadar büyük bir hayali beynim kabul etmiyor, taşkışla nasıl kabul etsin?

+önceki filmlerim; şişme bebek(Kûki ningyô), koy(the cove) ve gözleri tamamen açık (einaym pkuhot). şişme bebek çok güzel ayrıntıları olan duygusal bir japon filmiydi, koy ise japonya da yunus katliamını anlatan ve şuana kadar izlediğim açık ara en iyi belgeseldi (amerikan yapımı olması ayrı bir konu ve herşeyi çok güzel empoze etme yeteneklerinden japonlara doğru gelişen antipatimi ne yapıcam onu bilmiyorum), gözleri tamamen açık da bir aşk(ya da tutku) filmine göre oldukça durağan( belki de israil yapımı ve 2 erkeği anlatıyor olmasından da kaynaklanıyor olabilir) ve oldukça kötü bir izleyici kitlesine sahip bir filmdi.

+bu kadar DAR zamana 8 filmi sıkıştırdığım için çok mutluyum, söyleceklerim bu kadar.
+geri kalan filmleri önce bir izleyim.
-sevgiler.

--küçüklüğün sebebi ziyareti, sevmediği halde kendini okumaya zorlayan insanlara. okuma işte ben zorlaştırıyorum senin yerine, üşen okuma olmaz mı?

11 Nisan 2010 Pazar

ara-

çünkü bu ara yazmak konusunda çok kararsız.

29 Mart 2010 Pazartesi

kaçıp gideyim mi yine?

gideyim mi ha?

gitmek demişken, neler çıktı eskilerden.

Gitmek, göze alabilmektir.
Gitmek tehlikelidir.
Gitmek merak etmektir, riski göze alabilmektir.
Gitmek radikal bir değişim cesaretidir.
Gitmek, kaçmak değildir.
Gitmek ve kaçmak birbirine asla benzemeyen iki harekettir. Kaçmak panik ve kararsızlık ruh durumlarında gerçekleşirken, gitmek için soğukkanlı ve kararlı olmak - şart olmasa bile - gereklidir.
Gidebilmek, özellikle gerektiğinde pahalı bir karardır.
Gitmek için önce sabit bir mekan gerekir. Ancak sabit bir yerde yaşayan kişi gitmek eylemine kalkışabilir. Çünkü gitmek, kalmayı veya durmayı bitirmek demektir.
Sürekli gidene seyyah veya gezgin deriz, onun sabit bir yeri olmadığı için o artık gitmek eylemiyle işini bitirmiş, gitmeyi sabit bir iş eylemiştir. Konakladığı yerlerdeki otel, hotel, pansiyon ya da kira evleri ona bir duraktır, sabitleşmeye başladığı ilk an ona afakanlar basar ve tekrar yola düzülür. Fakat gitmek, terk etmek demek de değildir.
Çoğu zaman giden kişi, aslında daha önce duygusal olarak çoktan terk edilmiş olandır.
Terk etmek ve gitmek kesinlikle birbiriyle akraba olmayan iki eylemdir ve ne yazık ki, çoğu kez karıştırılır.
Gitmeyi, terk etmek olarak algılayanlar aslında hep kalanlardır.
Buket Uzuner - New York Seyir Defteri

O zaman "kaçıp gideyim mi yine"cümlesi öyle olmayacak;
kaçıyım mı yine?
gideyim mi yine?
hangisi?

22 Mart 2010 Pazartesi

oh-la-la

kaçmak
için
sebeplerim
vardı.
kaçtım.


şaka yahu kaçtım da noldu? geldim hemen.
zaten anlayamadım yolda mıydık değil miydik. vapur, yalova, bursa merkez, mudanya, cumalıkızık, termal tesisler derken bir baktım ki yine istanbuldayız!

hayatımın en güzel çocuk parkında deliler gibi eğlendim ben bir bunu bilirim bunu söylerim!

yalovada bir botanik bahçesi varmış, böyle dünyanın bir sürü yerinden bir sürü bitki mitki varmış. hepsine dokunduk sırayla, inceledik baktık. sonra ben ne anlarım ki bitkiden dedim, çim bulup uzandım güneşe karşı.

bursa merkez garip yer doğrusu, yeşil mavi işte her yer. türbe, cami vs. ben ne anlarım dedim gittim oturdum kahve içtim, suyun içine kahve döküp karıştırıp getiren bursalılar tespit ettim.

mudanya tam bir sahil kasabası! ama sadece sahile yakın 2 sokağı sahil kasabası, içerileri bildiğin 5 katlı apartman. yazık üzüldüm ne bilim yapsana öyle güzel güzel konaklar rumlar gibi. oldu mu mudanya. ama çok sakin ya, böyle akşam rakı-balık, sabah simit-çay-deniz-kahve of. diyorum ya kahve içiyim güneşe karşı dünyalar benim oluyor.

cumalıkızık şirince gibi inanılmaz güzel. sokaklardan su akıyor yahu kaynak mı ne varmış yukarda! evler kerpiç, taş, ahşap karışımı. bu kızık köyleri 7 taneymiş, sonra 2 tanesi yakılınca 5 tanesi kalmış. Dere yakınında olan Derekızık, fidye veren Fidyekızık, içinde hamam olan Hamamlıkızık, diğer köylerden gidilip topluca Cuma namazı kılınan köye Cumalıkızık denmiş. başka bir rivayet de kuran insanların isimlerinin verildiği(Cuma Ali Bey). en çok korunan ve dokusuna sahip çıkılan köylerden biri bu cumalıkızık. baya da turistik, sokakları hediyelik eşyalar ve halkın kendi yapıp sattığı gıda ürünleriyle dolu. sanırım böyle turist akını olunca evlerini, avlularını dışarıya açmış halk. bir yerde, yer sofrasında oturup gözleme yedik baya da güzeldi, odalar da vardı hatta evin telefonu da yanımızdaydı. nasıl bir ayrıntıysa bu. neyse sonuç olarak güzel ve doğaldı.

yalova termal çok ilginç bir yer. böyle burunları mı büyük desem, zaten süper tesisiz çok da kasmamıza gerek yok havaları mı desem bilemedim. açık sıcak havuzun bayanlar ve baylar olarak ayrılışını da belirtmeden geçmiyim. yani pek sevmediler bizi, ben de dedim biz sevdik sanki onları? (oysa biz onlara şarkı bile yazdık, ya-lo-va!)

dedim ben anlamadım hiç bir şey, bir daha gitmem gerek. bu ara hep gitmem gerek.
çok beklersin dediler.
iyi dedim, ben gideyim de çalışayım.

*gitmenin alası için haberler iyi, seneye baharda paris yolu gözüktü.



15 Mart 2010 Pazartesi

balık (2)

o kadar güzel bir yeteneğim var ki, 6 saniye içerisinde unutabiliyorum.
şaşırılası türden.
acaba neden.
balık besleyin balık.

14 Mart 2010 Pazar

yda ile ölmeye beş kala

neden ölelim değil mi?

sabah sadece iksv kitapçığı alıp filmlere "bu çok iyi, bu süper, bu kötü, abiii*" yorumu yapabilmek için çıktığımız yolda neler olmadı.
önce keyif için kahvaltı yapıldı. sonra en güzide pazar olan beşiktaş pazarına gitmeden üst geçitteki kitaplara abanıldı.
pazarın ardından alkımdan ucuza kitap alma, hatta abarttıp "klasik serisi 5 tl" olayına saldırıldı.
fransız kültür merkezine girip filmmor festivali kapsamında 7de olan filme girilmeye karar verildi.
güneşin gözümüzü aldığı istiklalde yüründü ve süper kapaklı iksv film festivali kitapçığı alındı.
giderken fatih akın'ın 6da başlayacak olan filmi** görüldü, kararsız kalındı, oturunca bunun düşünülmesine karar verildi.
cumartesi günü kapalı alanda istiklalin cumartesi insanlarıyla oturmaktansa trt nin yanındaki çay bahçesine*** gidip donarak film seçmeye karar verildi ve donuldu.
film festivalinde inanılmaaaz filmler olduğu düşünüldü, kitapçık bitirilemeden pera müzesine**** geçilmesi gerekti.
pera müzesinde kültürden ölmek üzere olunduğu düşüncesine varıldı, 7de kovulmadan kaçıldı.
arada yda'nın sevdiği dergi bant alınırken yanında hayatın boktanlığına***** süper giden hayyam dörtlükleri alındı.
taksimdir, cumartesidir denilip room'da bir bira içilip öyle dönüldü.
neyseki izlenmesi düşünülen 2 filmde fake çıktı, ev-yurt hasreti daha ağır bastı.
döner iken arkadaşlık dersi de bünyeye iyi geldi.

velhasıl bir günümüz daha böyle geçti. o gün için teşekkürlerimi bir borç bildiğim yda, şuan içeride mışıl mışıl derin uykusunda. canım deyip kalp koymak isterdim ama kelimelerim kifayetsiz kalıyor. . . sevgili yda canım yerine****** ne demek isteyeceğimi de biliyor.
bir de ona when the cats come out the bats come out the play demek istiyorum.
yarın kahvaltı yapmazsak çok kızacağım.
bir de sözlerimi bitirirken tvde "şimdi de geçti burdan konyalım yürü" çalıyordu. kime gitmeli biliyoruz.

*bir yda klasiği olarak abiiii.
**soul kitchen
***o çay bahçesi ki muhabbet edilesi en güzel yer.
****pera müzesinde bu ara: picasso, tarihi hipodrom, istanbul resimleri.
*****okunmayacağını bile bile giden alıntı
******kaltak

7 Mart 2010 Pazar

26 Şubat 2010 Cuma

çırpınma

halının üzerinde çırpınan balık mı yoksa halının üzerinde çırpınmayan balık* mı daha iyi bilmiyorum.
görürsem neler hissederim onu da bilmiyorum.
kurtarmak için bir şeyler yapılabilir mi hiç düşünmedim.
ama suya geri dönerse onun için daha mı iyi olur diye düşündüm, sonuca varamadım ya da varmak istemedim diyelim.
balık olmak, suya muhtaç olmak zor. havaya alışmak çok daha zor.
alışma çabası ise acı verici.
hadi o balık, alışamamak onun doğası. peki ya insan?

bahanemiz yok onlar gibi, hiç bir zaman da olmayacak.


*"a fish flapping on the carpet and a fish not flapping on the carpet" Kill Bill 2'den

21 Şubat 2010 Pazar

...

bugün durakta otururken yanına gelen 4 eşli bir adamın eşlerinden birinin "gençlik işte gelip geçiyor, üzülme gelir geçer" demesinde kaldı hala.
geçmiyor teyze diye bağırası var.

18 Şubat 2010 Perşembe

balık

hehe balık var balık sağdan gel alta in, yem at. yazıktır.
aynı şablonun daha açık tonu şimdilik gözümü daha iyi geliyor. fekat bundan da sıkılabilirim her an. arka fonu komple taş olan bir şablon var ki, bu yazılara gidebilecek en iyilerden. . .

bir de taşkışla kedileri ile ilgili davranış bozuklukları ve akabindeki sosyal ilişkilerinin garipliklerini içeren video seçkimi paylaşıp paylaşmama konusunda kararsızım. çünkü video seçkim dediğim şimdilik 2 video, içerik olarak da birbirlerine gırlamaları ve benim video çekmemi engelleyen sabotajcılarımla olan kavgalarımı içeriyor. çok da mühim değil yani.

balık besleyin balık.

only an exhibition?

başlık tanıdık geldiyse onlyagame sergisine gittiğimi belirtmek isterim.
ama öncelikle çok basit bir şekilde serginin ne olduğunu tdk'ya sordum. bakın neler dedi;

1.Alıcının görmesi, seçmesi için dizilmiş şeylerin tümü ve bu nesnelerin serildiği yer
2.Halkın gezip görmesi, tanıması için uygun biçimde yerleştirilmiş ürünlerin, sanat eserlerinin tümü
3.Bir yerin, bir ülkenin veya çeşitli ülkelerin kendine özgü tarım, sanayi vb. ürünlerini tanıtmak için bunların uygun bir biçimde gösterildiği yer

şimdi onlyagame sergisi bu tanımları biraz daha genişletiyor, tıpkı geçen sene santralistanbul'daki haritasız sergisi gibi. alıcının görmesini, seçmesini, dokunmasını, denemesini, deneyimlemesini, öğrenmesini, görmesini sağlıyor diyebiliriz.

Aslında en büyük hata -benim bile düştüğüm hata- sergilerin hep fotoğraf, resim ya da heykellerden oluştuğunu düşünmek. girmeden önce önünde Nesrin'e içeri girmek için ısrar ediyordum ki benim de görmeyi umduğum şey sadece fotoğraflardı, bu kadar da kısır bir beklenti içerisindeydim. Neyse ki bu bile ilgimi çektiği için diğer insanlar gibi taksimin en güzel yerinde olan bu sergiyi görmeden geçmedim. İçeri girin pişman olmazsınız!

çünkü düşünün ki ben futbolla uzaktan yakından alakası olmayan bir insanım, fakat 5 dakikalığına girdiğimiz yerden uzun bir süre çıkamadık. İçerisi resmen antimüze. kutuları açın, bilgileri öğrenin, televizyon karşısında oturun, değişik oturma yerleri görün, futbol bilginizi sınayın, kafanızı posterden uzatıp futbolcu gibi fotoğraf çektirin, puflara uzanıp keyif yapın, langırt oynayın. evet o son aktivite bizim 20 dakikamıza mal oldu, çok da güzel oldu.

öyle ki yerde duran puflara oturup tavandaki televizyonları bile izleyebiliyorsunuz. herhalde ilk kez bir futbol maçını çok istekli bir şekilde izledim!

bunlar dışında içeriğinden pek de bahsedemiyorum ne yazık ki, ilgilenenler gidip görmeli derim. AMA bizim gibi hop oraya dokunuyim, ay burayı açtım ekran çıktı, hop şurası rahatmış diyerek hoplaya zıplaya gezmeyin zira çok garip bakışlara maruz kalabilirsiniz. biz kovulmadık fakat sizin için o garantiyi veremem!

bir de artık sergilerin böyle daha insancıl olmasına seviniyorum galiba. en azından gelen insana nasıl ulaşılabileceğini düşünüp bununla ilgili daha değişik sergileme yöntemleri denemek bile iyi.
iyi işte sevdim kısaca, gidin gezin gezdirin.

gerekli bilgiler
serginin yeri: taksim istiklal girişi, hep buluşulan burger king'in karşısı, cumhuriyet sanat galerisi
giriş ücreti: öğrencilere ücretsiz, öğrenci olmayanlara 2.5 tl

7 Şubat 2010 Pazar

garip beklentiler

İzmir'de eve gelmeden kocaman bir dondurma alınır, eve gelinir kaşık kaşık yenilir. geri kalanına sonra yerim diyerek buzluğa atılır.
bir sonraki günün sabahında İstanbul'a gelinir. buzluk açılır ama orada normal olarak yarım bırakılmış bir dondurma yoktur.
sonra da gidilip aynı dondurmadan alınır, buzluğa koyulur.

sanıyorum ki ben gelirken yarım bıraktıklarım da benimle gediyor. yolculuklar sırasında o kadar safalak duygular içerisine giriyorum işte. o kadar safalak. evet safalak.

ben en iyisi bir dondurma yiyeyim de serotonin salgılayayım.

2 Şubat 2010 Salı

yüzleşme

+niye böyle yapıyorsun? niye bu tembellik?
-ne tembelliği ya ben hiç bişi yapmıyorum. ne yapıyormuşum?
+ne demek ne yapıyormuşum? şu haline bir bak, utanmasan olduğun yerde durup saatlerini geçiriceksin?
-geçiririm tabi ya çok yoruldum ben. hem geldiler işte bu ara canım hiç bir şey yapmak istemiyor.
+canım hiç bir şey yapmak istemiyor diye bir şey yok! kalk da kitap oku birşeyler yap, bütün gününü öldürüyorsun, dışarı çık!
- birşeyler yaptım zaten! bilgisayarımı temizledim, format attım. Bunlar birşeyler yapmak kategorisine girmiyor mu? kafamı toplayamıyorum işte, olmuyor.
+kafanı şuan toplamaya ihtiyacın yok zaten, dinlen! kafanı dinle azcık!
-yapamıyorum sorun orda. kafam hiç rahat değil. hiç yalnız kalamıyorum. yalnız kalmak için istanbula dönsem mi onu bile bilmiyorum.
+artık karar verebilirsin mesela? niye dönmen gerektiğini bilmiyorsun?
-belki otobüsle dönerim. hayatımı planlamaktan sıkıldım. dönersem orda da sıkılıcam. Dönmeyince burda da sıkılıyorum.
+o zaman sen herşeyden sıkılıyorsun?
-hayır herşeyden sıkılmıyorum. sanırım boş kalmaya gelemiyorum. ikinci dönem tüm boşluklarımı doldurucam.
+o zaman çok yorulmicak mısın?
- yoruluyim. şimdi yorulmicam da ne zaman yorulucam.
+ilerde yorulabilirsin. şimdi öğrencisin o kadar yorma kendini.
-cık yorucam işte. istemiyorum boş vaktim kalsın.
+sonra zora gelince ağlama ama blog köşelerinde?
-ağlamam.
+tamam arada ağlayadabilirsin?
-yok ağlamam.
+niye bu kadar canın sıkkın bu aralar?
-izmir-istanbul arasında sıkışmış kalmış hissediyorum kendimi.
+o nasıl bişi peki niye böyle hissediyorsun?
-ne kendimi buraya ait hissediyorum, ne de istanbula. İstanbula zaten hiç hissetmedim ama izmire de hissetmeyince boşluk oluyor işte.
+bunu hissetmendeki sebep nedir?
-sürekli okulla ilgili bi şeylerin olması. hep işi bişiyi çıkıyor işte. cuma teslimim bitti pazartesi ders seçimi gibi. hala da bitmedi. ben şimdi nasıl rahat oluyim? ayrıca valizimi bile yerleştirmedim.
+yoruyomu bu gidip gelmeler seni?
-hayır aslında dinlendiriyor. ya da ben kendimi kandırıyorum. bilemiyorum.
+bu sorunun özüne nasıl inebiliriz?
-ben bile içimde inemiyorum sen nasıl iniceksin?
+şansımı denedim. peki istanbula dönünce mutlu olucakmısın?
-olucam galiba, çünkü işim gücüm olucak okul falan. boşluk hiç iyi değil.
+o zaman da yoğunluktan şikayet ediceksin ama? şimdiki anın tadını çıkar bence.
-haklısın insanoğlu böyle işte, ne yapsa, hangi durumda olsa beğenmiyo.
+şimdi ne yapıcaksın?
-film izlicem. odamı geldim geleli çok ihmal ettim, onunla izlicez. alan parsons projectin eye in the sky plağının yeşil kapağıyla izlicez.
+unuttuğun birşeyler mi var?
-hep unuttuğum şeyler var, hatırlayınca çok üzülüyorum.
+ne mesela?
-yarın sabah teyzeme kahvaltıya gidicektim, benden haber bekliyordu ama aramayı unuttum. bunun gibi mesela.
+başka birşey bekliyordum yok mu?
-ah içses ah.
+sen ne olucaksın böyle ya?
-bilmem.
+hayattaki amacın ne?
-aaa ama formspringe döndürdün burayı. çok merak ediyorsan böyle şeyleri ordan konuşalım.
+tamam tamam. biraz düzeldin mi?
-eh düzeldim sayılır. yine aynıyım gerçi moralini bozmak gibi olmasın.
+benim niye moralim bozulsun canım, senin moralini düzeltelim dedik olmadıysa napalım.
-yok yok oldu gibi ya. daha iyiyim. mesela yarın ne zaman istanbula gidicem bunu düşünüp bilet alıcam. ya da almıcam belki otobüsle giderim. hayatımı planlamaktan sıkıldım.
+haydaaaa e en başta yazdığın cümleye geldik?
-e ama ben bunu zaten 3 hafta önce de söylüyodum?
+peki madem. iyisin dimi?
-iyiyim iyiyim. Javier Bardem izlicem, içimdeki deniz. gel birlikte izleyelim.
+yok ben sen izlerken uyucam. yoruluyorum senin yerine düşünürken.
-hadi canım ne zaman düşündün ya?
+düşünürüm ben, hem düşünüyorum.
-ne zaman mesela?
+annene kızdın ya geçenlerde gereksiz yere. içinden neler geçiyodu duymadın mı?
-duydum.
+utanmadın mı?
-utandım.
+o zaman bi daha yapma beni de yorma.
-tamam...
+anlaştıysak daha akıllı ve uslu bir kız olucaksan ben gidiyorum?
-tamam olurum herhalde ya.
+olurum herhalde yok?
-tamam olurum.
+agresiflik yapıp evde olay çıkarıyım deme. sonra bu zamanlarını ararsın.
-tamam yaaa duygusallığa bağlama hemen.
+duygusallığa falan bağlandığım yok, biliyosun sen de arıcağını.
-tamam biliyorum arıcam. hadi git artık.
+gelirim yine?
-gel zaten arada. sevdim ben böyle yüzleşmeyi.
+iyi bak, uslu bi kız ol tekrar gelene kadar.
-e ama uslu olursam gelmezsin ki?
+....
-tamam uslu olcam. görüşürüz.


sıkıntımı attım. ilginç bir yöntem oldu ama attım. insanın kendisiyle yazışması iyi bir durum.