14 Mart 2011 Pazartesi

salle ovale



















Kütüphaneleri etkileyici yapan içerisindeki kitapları ya da mimarisi değilmiş. Bu fotoğraf etkileyici ama insanları olmasa bir hiç olurdu.
İçeriye almadılar önce, master ya da doktora öğrencisi olmam lazımmış. Lisans öğrencilerine burada yapılan lise öğrencisi durumu hiç hoş değil ama boş durmadım mimarlık öğrenciyim diyerek başlarının etini yedim ve sonunda kartımı çıkarttım. Artık gidip kitaplarına değil deli gibi araştırma yapıp okuyan yaşlı başlı insanlara bakıp 'bu insanlar ne yapıyor?' üzerine uzunca düşünebilirim.
Gel burada oku, araştır, öğren, öğret diye fısıldıyor birileri.

*Bibliotheque nationale de France, site Richelieu, Salle ovale

13 Mart 2011 Pazar

c'est ikea, tout simplement.

burada da bir ikea bulup gitmemem olacak iş değildi zaten değil mi?

İkea Paris Thiais denilen mağazasına gittim, kaldığım yere pek uzak değil fakat aktarmalar ile 50 dakikayı buluyormuş. İnsansız detaylarıyla tamamen türkiye'dekilerle aynıydı. Alışveriş merkezi, giriş, mağaza planlaması, restoran, ürünler, fiyatlar, kataloglar, işleyiş, hepsi aynı.
insan faktörü yüzünden çeşitli farklılıklar var, bunlardan biri restoran. ya o kadar çirkindi ki restoranı, içim acıdı sanki ikea sahibi benim de bu nasıl restoran işletmesi diye kızacağım birazdan, bozulucağım. bir sürü sebebi var tabi, mağaza küçük, gelen insanlar oldukça çeşitli, restoran işletmesi iyi değil, ürünler lezzetli değil. bunun sebeplerini diğer avrupa ikealarını gördükten sonra daha net bir şekilde belirleyebilirim diye düşünmekteyim.

aynı olan şeyler konusuna gelince, biraz garip değil mi türkiye ve fransa ekonomisi arasındaki farklılıklara hiç aldırmadan aynı ürünü aynı fiyatla satmak? tüm dünyada böyle mi yani? pöang koltuk heryerde aynı fiyat mı? aynı fiyata satmasaydı da iki katı fiyata satsaydı 'a burası fransa ama normal' mi diyecektik yoksa 'aynı ürünü üretiyor nasıl iki katı fiyata satar' mı diyecektik? yine şizofrenik düşüncelerimi bir yana bırakıyorum-bir süreliğine.

(şimdilik bu gezdim gördüm ikea yazılarının, ileride, ikea ile ilgili yazılmış araştırma metinlerinin de katkısıyla daha ayrıntılı ve şizofrenik bir hal alacağını belirtmekte yarar var...)

Bu yazıyı bitirmeden önce,dipnot olarak,
bakalım Ingvar amca ne yapmış 9 eylül 1999 günü;


Büyük Teşekkür Olayı
9 Ekim 1999 tarihi eşsiz Büyük Teşekkür Olayı, IKEA Grubu içindeki bir çok çalışan için bin yıllık bir ödüldür. Bu özel günde tüm satışlar toplamı yani yaklaşık 84-85 milyon Euro’luk bir miktar, tüm çalışanlar arasında bölünür. Bu şirketin devam eden başarısına katkıda bulunan gayretli IKEA çalışanlarına eşsiz bir teşekkür yoludur.


(o tarihte yaklaşık 50bin çalışanı olduğunu düşünürsek aşağı yukarı kişi başına düşen 1700 euro dolayları)

evet gözlükle amcamızda da Ingvar Kamprad. bir çakallık var değil mi? Bugün ikea mağazaiçi mimarisinin fikir babasının kim olduğunu düşündük, yaptım oldu gibi bakmıyor mu?

yakın zamanda yine ikea darlayışlarına gireceğim, şimdilik bu kadar.

28 Şubat 2011 Pazartesi

brussels

"Brussels is ugly, and we love it. And if we don't love it, we live with it. So don't be surprised that we built a terrible apartment block next to an art nouveau jewel, or a pseudo-classical monster in front of the Central Station."

böyle de canımı al diye bağırasım geldi haritayı okuyunca. bu genç gezginler için hazırlanmış bir haritada bulunan, brüksel hakkındaki gerçekler başlığından bir cümle. Fakat bu cümleden çok daha berbatını yapmışlar, kabul etsinler bir zahmet.

-Biraları ilginç, birbirinden garip isimli biraların arasında tercih yapmak zor. tatlı ekşi ne ararsan var. ama meşhurmuş işte. en meşhur barı da Delirium.
-soğuktu, yağmurluydu buna rağmen deli gibi turist vardı. Çok bisiklet kiralamak istedim olmadı
ne yazık ki.
-aslında küçük bir şehir, hatta oldukça küçük. metrosu tramvayıyla heryere ulaşım mevcut.
-müzik enstrümanlarını müzesini çok geniş bir vakitte gezdik, pek beğendim. gidip sadece
müzikleri dinleyip kendi kendine oynamak için bile ideal. terası da var, mis gibi brüksel manzarası da var. binası da muhteşem ayrıca.
-bir süre müzeleri var gezmek pek kolay değil ama çok güzel bir cumartesi akşamına denk geldiğimiz için bir kaç tane daha müze gördük. her yıl düzenledikleri bir gece varmış, seçtikleri müzelerin geceyarısına kadar açık olduğu bir gece. evet o gece bizim orada olduğumuz cumartesi idi. 'museum night fever' adlı gece için sanırım bütün brüksel dışarıdaydı. neyse 19 müze, gece 01.00e kadar açıktı. biz biraz dolaşmaya geç başladığımız için 3 müze görebildik. ama bu gece daha çok ortamı canlandırmak, insanları bir gecede kültürden öldürmek, 01.00den sonra partide toplayıp deli gibi içmelerin sağlamak için olabilir. şaka bir yana, bu 19 müze içerisinde küçük ve spesifikleşmiş müzelerin sayısı oldukça fazlaydı. gerçekten bir hareketlilik sağlamak için olduğunu düşünüyorum. mesela mimarlık müzesine gittik, 2 katlı küçücük ev gibi bina. içinde de pek bir şey yoktu.
-ha patates kızartması gerçekten güzel! bir de sosları var ilginç unuttum şimdi ismini, o da güzeldi. ama soğukta elimizde yemek işkence gibiydi.
-çikolata krizine girmedim, o tüm meşhur çikolatacıları dolaşıp vitrinlerinin muhteşemliğine bakıp normal supermarketten çikolata aldım. hala da yemedim, bilmiyorum.
-victor horta 'nın evini gördüm, gidilip kesinlikle görülmeli! art nouveau dan kafayı yiyebilirdik o derece, evin heryeri tasarım.
-bu kent art nouveau kenti! fakat art nouveau binaların çoğunlukta olduğu bir mahalleleri var, cepheler gerçekten korunmuş ve güzeller. bir de onun yakınlarında avrupa birliği komisyonu binası var. eveeet işte ilk cümleye geldik ( ve o ilk resme), önce ab binasını gördük, iyi hoş. normal cephe sadece ekstrem bir şeyi yok. sonra o mahalleyi bulduk, o kadar güzel ki ortasında güzel bir göl, etrafında art nouveau cepheler. ama o cephelerin arkasında belirmiş olan kocaman bir bina, AB binası. gerçekten, ya büyük bir ölçek problemleri var ya da aynen istanbuldaki gibi hiç umursamıyorlar tarihi dokuyu, silueti. hey istanbul yanlız değilsin, avrupa birliği başkenti de yapıyor aynısını diyeceğim dönünce.
-sevimli bir kent, küçük, şirin, insanları tatlı, ne konuşursan onu konuşuyorlar olmadı beden dilinde anlatıyorlar, gülüyorlar.
-hanneken pis i görmedim.
-palace of justice de restorasyondaydı.
-victor hortanın tasarladığı comics müzesi varmış onu da göremedim, ona üzüldüm ama.
-ya daha bir çok göremediğim bina var, galiba tekrar gideceğim hem brugge e de geçmiş olurum.
-böyle işte, pek bir turistikti kendimi rahat hissediyordum. Paris öyle değil ya.

sevdim seni brüksel, havalar ısınsın daha güzel olursun, tekrar gelirim.

21 Şubat 2011 Pazartesi

pari pari pari

yaklaşık 12 gün sonra kendimi sokağa atabildim. pek nereye gideceğimi de kestiremedim açıkçası, bineyim metroya notre dame dolayları beni paklar dedim önce, yukarıdan bir göreyim parisi. metroda giderken gözüme montparnasse kulesinin reklamı çarptı, yok hergün açıkmış 360 derece panoramik manzaraymış. ya montparnasse diyip diyip duruyorlar nerede bu kule acaba derken 2 durak sonra montparnasse durağına geldik ve attım kendimi metrodan! hiç aklımda gökdelen gibi canlanmamıştı nedense bilmiyorum, terası kapalıymış
yenileme sebebiyle hazirana kadar. bir alt katında camlı bölmeden izleniyormuş, peki dedim çıktık. aça aça biteremedikleri geniş caddelerle yüzleştim, tepeden eyfelle yüzleştim. gerçi hava pek iyi değildi, mutlaka hava açıkken gidilmeli. yine de önizleme için yetti de arttı bana. fakat zamanında bu geniş caddelerin çok kolay açılmadığını okumuştum, çeşitli zorluklar, durumu iyi olmayanları şehir dışına postalamalar, zenginler için yerler açmalar vs gibi. neyse uzun süreden beri elime fotoğaf makinasını almadığım için de heyecanlanıp hemen gölgeli alengirli fotoğraflar da çekmeye başladım, sonra da pılımı pırtımı toplayıp indim kuleden.
yukarıdan bakılınca heryere ne kadar kolay gidiliyor ya! direk notre dame için direk yürüme güzargahımı belirlemiştim yukarıdayken. bir de oraya gidene kadar saint sulpice in de yanında geçicekmişim, iyi oraya da uğrarım dedim. efenim rennes caddesinde ilerlerken art nouveau diye bağıran bir apartmanın Paul Auscher'e ait olduğunu öğrendim. Magazin Felix Potin miş ismi 1904 de yapılmış. zaten Art nouveau akımının mimarıymış kendisi de. sen gel bütün klasik çizgili paris apartmanlarının arasına koy binanı, zaten dikkati çekiyor hemen.

neyse saint sulpice gayet sessiz sakin, önünde güzel bir çeşmesi olan, cephesi çok işlemeli olmayan, haç planlı güzel bir kilise. çok işlemeli değil dediysem ön kolonların ardındaki dehşet
betimlemeleri hiçe saydığım sanılmasın. sonradanokuduğuma göre de buraya zamanında Davinci şifresi kitabı/filmi yüzünden inanılmaz turist akını olmuş. gül çizgisi varmış yerde, 150 yıl önce dünyanın ilk sıfır boylamı olarak kabul ediliyormuş. bunların hiç birini görmedim tabi ki niye çünkü sonra okudum..... mesela benim de dikkatimi başka şeyler çekti diyerek savunmaya geçebilirim kigeçiyorum, kilisenin ana nefinin yanlarında bulunan şapellerinden bi rinde bir sanatçının enstlasyonu vardı. kilisede modern sanat mı olur? baktım ki adam daha önce de saint sulpice de çeşitli enstalasyonlar yapmış. iyi bu iş iyi dedim ben de. camide güncel sanat mı? yazarken bile garip... Adamın ismi; Benjamin Bergery çalışma da Confession with technology. ayrıntı için ( http://bergery.net/)


Notre Dame bence korkutucu bir yer! yürüdüm vardım sonunda, zaten deli gibi turist akını, sıra olup içeriye giriliyor, içeride tintin birbirinin ardında yürünüyor falan. derste dinlerken bu kadar ürktüğümü hatırlamıyorum, ilk gotik kilise ve en iyi örnekleri arasında biliniyor. bir de gotik akımının ilk başladığı zamanlarda (romaneskten sonra) duvarları inceltip pencereleri açma olayı burada artık zirveye ulaşmış. yani uçan payandalarla duvarlar destekleniyor böylece cephe yükseldikçe duvarları kalınlaştırmaya gerek kalmıyor ve pencereler açılabiliyor. fakat ilk planlar böyle
değilmiş,sonradan çatlamalar yüzünden payandalar yapılmış. bu payandalarla birlikte binayı kavramak mümkün değil, içini gezdikten sonra arkasına gidip uzun süre bakındım. zamanında 'hala inşaat halinde gibi duruyor' eleştirisi yapılacak kadar da değil açıkçası. bu eleştiriyi de nasıl yaparsınız diyesim geldi. bir de korkutucu olmasının sebeplerinden biri dış cephedeki suluk görevi yapan hayvanlar. hepsi mi kötü bakar! ayrıca bu binaların turistik açıdan iyi gözükmesi için sürekli cephe temizliğinin yapıldığı biliniyor, anladığım kadarıyla fransızlar bir tek batı cephesini, yani turistlerin gördüğü cepheyi temizleyip bırakmışlar! arkası simsiyah! hooop hiişt paris belediyesi!

sonra da 3-5 ikinci el kitapçı dolaşıp kendime 20 centten fransızca çocuk kitapları aldıktan sonra yurduma döndüm. ne yazık ki yarın okul başlıyor dıdıdıdıımmm!

mousse

ben daha iyisini tadana kadar en iyisi bu.
evet paris yolcuğunun 11. günündeyken, yiyecek konusunda şuana kadar beni benden alan tek şey mousse. tamam biliyorum ileride daha güzel şeyler bulurum ederim bıdı bıdı. şimdilik bu işte aa.

daha kendimi şehri görmeye veremedim. okul da başlıyor, havalar soğuk bir yandan. alışmadıım, alışamadııım.

insanlar iyi, fransızca zor, yurt güzel, havası içimi üşütüyor çok soğuk değil ama.

neyseki mousse var, her güne bir tane hoop paris şahane.

buda buradan yazılan ilk kayıt olsun. sevgiler tee paristen.

13 Ocak 2011 Perşembe

'k.Art'

ilk geri dönüşü aldım!
teşekkür kirmacin'e, davetiyesi elinde, gelse ne de güzel olur, bir bilse ne de çok sevinirim.

veda

hiç bir yerin yıkılmasını istemiyorum, bunu zaten kaç kez söyledim.
sanırım en son ali sami yen'de oynanan derbiden sonra ben onun son maç olduğuna inanmıştım ve hayıflanıyordum gidemedim, yıkılacak işte, şu koskoca 3 yılda bir kez gidemedim diye üzülüyordum.
meğersem son maç değilmiş, sonuna yetiştim, evet sondu ama benim için ilkti aynı zamanda ve evet tam karşındayım.
galatasaray taraftarı; sen nasıl bir bünyesin, nasıl tek ve bütün yürekten söylüyorsun herşeyi?
ne kadar beğendiğimi söylesem boş, çok güzeldi. ordaki insanların nasıl duygular içerisine girdiğini tahmin etmek zor, kaldı ki ben bile ilk kez gördüğüm bir yer için ne kadar duygulandım. o taraftar ne yapsın.
unutmasın, unutturulmasın.
hoşçakal sami yen.

3 Ocak 2011 Pazartesi

2011 kartları
























kartlar yola çıktı bile, posta kutuları kontrol edile!
favorim şu çerçeve içinde olanı, şans eseri çıktı yoksa tamamen negatiflerini üretiyordum. yanlışlıkla kalıp bir yere yapışınca aa ne iyi oluyormuş dedim.

İstanbul'un silüeti parisinkini sollayıp geçiyor ya neyse, naber Paris?
bekle, az kaldı.

kalemlik


































ürün: ikea kassett kalemlik
değişim için kullanılanlar: artist dergisi, çift taraflı bant, pritt

21 Aralık 2010 Salı

sudan

İçindeki Düşman?*

Zaten belliydi, kapkaranlık bir koridor. Ucunda bir dansöz oynuyor, hemen yanındaki kâğıdı alıyorum; ‘Türk Lokumu’ yazıyor, ha evet turkish delight hesabı diye düşünerek yürümeye başlıyorum. Dansöz birden gözüme çok iri gelmeye başlıyor, fark ediyorum ki erkek. Kâğıdını okuyorum, ‘…sanatçının göründüğü ilk performans projesidir.’ Oldukça iddialı, bir süre bakakalıyoruz arkadaşımla. İnanılır gibi değil, izledikçe izleyesim geliyor, kıpkırmızı rujuyla çok özgür çünkü.

Yavaş yavaş içeri giriyoruz, tabi ki de video gösterilerinden oluşan bir sergi olduğuna göre yarı karanlık olması da normal. Hangi sırayla hangi videoları izlediğimi hatırlamıyorum o yüzden şimdi başlık başlık olarak devam edeceğim.

Peruk Takan Kadınlar

Uzun bir salon, salonun bir ucu 4 ekran, diğer ucu oturma alanlarından oluşuyor. Hangisinin karşısına oturursak onun sesi oturduğumuz sıranın arkasındaki hoparlörden geliyor. 4 ekran diyorum ama 1i tamamen karanlık. İlk videoyu salonun işleyişini kavrayamadığım için geçiyorum, ikinci video kanser yüzünden peruk röportajından oluşuyor. Üçüncü video tamamen karanlık, sebebi ise üniversitede başörtüsü yasağı yüzünden peruk takan bir öğrencinin görüntü vermek istemeyişiymiş. Biraz dinledikten sonra onu da geçiyorum, önyargı denilen durumun her insanda olanından ben de mevcut çünkü. Geçiş sebeplerimden biri de denk geldiğim ilk cümlelerin hoşuma gitmeyişidir belki de. En sondaki videoda ise bir travesti var. En çok onu dinliyorum, bu sergi de bununla ilgili bir şeyler var çünkü. Sebeplerini, hareketlerini, konuşmasını, duruşunu… Ardından bu salondan çıkıyoruz. Fakat daha sonra ‘peruk takan kadınlar’ın metinlerinin bulunduğu kitap elime geçiyor ve hepsini tek tek okuyorum. Kitabın başında Kutluğ Ataman’ın bir ön yazısı var, enstalasyonların metinleştirilmesi üzerine, diğer bir değişle kitap haline getirmek doğru mu değil mi üzerine. İçerik kadar o da dikkatimi çekiyor, yapmak istemediği halde kitap haline getirmiş. Fakat bunun ortaya çıkaracağı sonuçlar hakkında iyi şeyler düşündüğü için bunu yaptığını da eklemiş. Açıkçası izleyemediğim kısımları okumam benim açımdan oldukça iyi oldu, dahası bütünü algılamak bakımından kesinlikle hepsinin izlenmesi gerektiğine karar verdim, bu da sonuçlarının iyi olduğunu gösteriyor. İlk kaçırdığım video siyasi faaliyetlerde bulunan ‘hostes leyla’. O kadar ilginç bir konusu var ki, peruk resmen hayatını kurtaran bir simge haline gelmiş. İkinci videodaki peruğun işlevi ise hastalıkta kaybedildiği düşünülen güzelliği doldurmasıdır. Üçüncü ve kaçtığım videoda, peruk tarif etmeye kelimeler bulamayacağım bir halde. Okurken kendimi kötü hissettim, öyle ki aklımda oluşan durum türban takan bir öğrenci için peruk takma zorunluluğu neyse saçı açık gezen bir insan için türban takma zorunluluğuymuş gibi geldi. Karışık çok karışık durumlar, içinden çıkılamaz tarifler içeriyor bu video. Farklı kadınlar, aynı peruk ama bambaşka simgeler haline geliyor.

Ruhuma asla

Bu salonun içerisi o kadar büyüleyici ki, farklı koltuklar, farklı televizyonlar ve her televizyonda oynayan aynı filmin farklı sahneleri. Önce birine oturuyoruz, sonra orada filme odaklanamayıp diğer koltuğa geçiyoruz. Yine bir travesti var karşımızda, biraz Fransızca konuşuyor, biraz Türkçe. Görüntüde sevişiyor ama bir yandan ağıt yakarcasına şarkı söylüyor, bir yandan sevişmesine dönüp kızıyor partnerine, sonra şarkısına devam ediyor. Aynen kâğıdında yazan gibi ‘Çıplak ve çekincesiz’ bir video bu.

Dilenciler

İşte bu elimi ağzıma götürüp hayır bunu yapmış olamaz dediğim enstalasyondu. Çok gerçek, fazla gerçektiler fikrimce. Gözümü içine bakan 7 insan var, aynı boydayız ve hepsi de normalde görsem göz göze gelmekten kaçındığım karakterler, burada ise kesinlikle gözlerimi kaçıramıyorum. Hepsine tek tek bakıyorum, bu sefer kaçmıyorum. Metnini okuduktan sonra bazılarının oyuncu bazılarının gerçek dilenci olduğunu öğreniyorum ve tekrar bakıyorum. Kurmaca ve gerçekliğin bu kadar bütünleşik halini bunu okumadan önce fark etmek ise neredeyse imkânsız. Okuduktan sonra ise ayrımına varıyorum, belki doğru belki yanlış bu oyuncudur dediğim karakterleri belirliyorum. Elimle kapattığım ağzımı açıp diğer videoları izlemek üzere çıkıyoruz.

99 Ad

Havada yüzen 5 ekran var ve beşinde de aynı adam öne arkaya sallanan bir performans sergiliyor. Ekranlar havaya kalktıkça adamın hareketleri daha da hızlanıyor. En arkadaki ve en havadakindeki hali çıldırmış gibi, o kadar hızlı hareket ediyor ki kendisi bile zar zor seçiliyor.

Çarpıcı, bakınca görünmeyenin gözümüze sokulduğu, bakmadıklarımızın sergilendiği, Türkiye’deki sosyal ve kültürel olayların yansımalarını sunan, izleyici ile birebir ilişki kurmayı başarabilen oldukça güzel bir sergiydi. Çocuklara bir yeri gezdikten sonra sorulan o meşhur soruyu kendime sordum ve en çok merak ettiğim şeyi düşündüm, o da Türkiye'de açılan bu ilk retrospektifin isminin neden ‘içimdeki düşman’ olduğuydu. Sonra da cevabını merak etmemeye karar verdim, nasıl yorumladığım cevap niteliğini taşıyabilir diye düşünüyorum.


*20. yüzyıl sanatı dersi için hazırlanmış bir ödev metni

12 Aralık 2010 Pazar

yekpare


kaç gündür dilimde haydarpaşa ve video mapping!
çok istiyordum canlı izlemek oldukça güzeldi. 15 dakika sürdü, ses de yeterliydi. üstelik soğuk moğuk demeden bir çok insan gelmişti.
ama keşke o kadar insanın dizildiği alanın önünden vapur geçirmeselerdi! çok mu zor 15 dakikacık bekletmek o vapurları.

çatı çok kötü, korkarım uzun bir süre zihnimize işlemesi ve bu haline alışmamız için o çatı öyle kalacak. çok iç acıtıcı, gerçekten.

bir kaç fotoğraf da var;








































yıkılmasın ya, olmaz mı?

http://www.youtube.com/watch?v=HR7NzZWrlV4

galata kulesi









12.12.2010~19.30

8 Aralık 2010 Çarşamba

uzak

istanbul'a ilk gelişimdeki bilet alışım gibi değil bu, bu başka.
9 şubat 10.35
başka ama tarif edemiyorum, ilk dakikalar.
uzak ama burdan uzak değil, herşeyden, herkesten uzak.

360-x