22 Nisan 2011 Cuma

dönüş yolu

daha değil ama bir gün olacak :)

Denizin verdiği keyif çok çooook başka, gezdik geldik. O yazdıklarıma ek olarak Lyon'un yakınlarında iki le corbusier bölgesine de gittik.


Şimdi çalışmaya dönmek ne zor geliyor.
En yakın zamanda tüüm şehirler burada olacak.

*Tshirt Hasibe'den, fotoğraf da Nice'ten.

12 Nisan 2011 Salı

deniz deniz deniz

oh la la! marseille-cassis-cannes-antibes-nice-monaco bekle bizi!
dönerim 10 güne, yaşasın vacances de printemps!!

(deniz özlemiyle yanıp tutuştuğum için ortaya bu plan çıktı, 10 güne dönerim dediysem inanmayın, belki de dönmeyeceğim.)


à bientôt!

11 Nisan 2011 Pazartesi

ikieylem

http://ikieylem.blogspot.com/

biz bir şeyler deniyoruz Adem Candaş ile birlikte, bize göre pek de güzel ilerliyor.

takip ediniz efenim, fotoğrafları benden, yazıları Adem'den.

catalano



























açık ara en etkileyici heykel fikri olabilir.

5 Nisan 2011 Salı

Amsterdam

hiç dönmek istemedim ki, ya güneş sen ne güzel bir şeysin.

Cuma sabahın köründe Erasmus a Paris’in düzenlediği bir geziyle yola çıktık. Organizatörler ile ilgili ön yargılarım mevcuttu ama hepsini yendim geriye bir şey kalmadı. Çok güzel organize ettikleri bir gezi oldu.

Neyse efenim, önce Belçika sınırlarına girdik, sonra hoop Hollanda’ya geçip Amsterdam’a yaklaşırken ben gördüğüm binalar karşısında Hollanda’ya daha uzun zaman ayrılması gerektiğine daha gider iken karar verdim. Zaten otobüs yolculuklarını severim, burada daha bir sevdim. Köylerin yanından geçmek o kadar zevkliymiş ki.

Kaldığımız hostel merkezin biraz dışında , Stayokay zeeburg idi adı. 2 günlük tramvay bileti alıp merkeze öyle gidip geldik. İlk günün akşamı biraz aval aval dolandıktan sonra yemek yiyip bizim için ayarlanan bir bar mıdır parti midir öyle bir yere gittik. İnsanları eğlenceli ama gittiğimiz bar küçük ve havasızdı (barlardaki havalandırma sistemi Hollanda’da önemli bir şey olsa gerek!?)! Bu günün en keyifli şeyi ise arkadaşlarımızla mekandan ayrılmak yerine iki kız ayrılmayı karar verip; oteli bulma süreci içerisinde, yanlış otobüse binme, merkeze tekrar dönme, acıktık bari bir şey yiyelim deme, o tarihi evlerin merdivenlerine oturup sarhoşları izleye izleye patates kızartması yeme, sonra da otobüste sıza sıza otobüs şoförünün hosteli ayrıntısıyla tarif edene kadar bulamama gibi olaylar yaşandı. Bunları yaşarken ise saat oldukça geç olmuştu ne var ki ne bir ters bakan biri, ne laf atan biri, ne sarhoşluğuyla yerli yersiz bir şey söyleyen biri… Zaten daha önce de bir çok kez güvenli bir yer olduğunu duymuştum.

Yine de tüm bu gecikmeye rağmen kalkıp cumartesi gününe başladık. Sevgili Barış Gümüş’ün bana verdiği çok güzel bir yürüme yolu tavsiyesi vardı, sabahtan onu yapalım dedik. Başladık Dam meydanından, kalverstraat sokağına attık kendimizi. ( bu kadar net ayrıntılı cadde isimleri veriyor oluşumu barış’a borçluyum zira kendimi o sokaktan o sokağa atıp hatırlamazdım normalde). Sokağın sonunda çiçek pazarına çıkan bir ufak meydana geldik ve çiçek pazarında yaklaşık 1 saatimizi harcadık! Dükkanıydı, lalesiydi, kartıydı derken o sokağında sonuna geldik. Sonra da leidsestraat sokağına çıktık ve sonrasında da meydanına! Orası ne kadar güzel bir meydanmış öyle. Oturduk kalkamadık resmen, havanın güneşli olmasının da çok etkisi olabilir. O kadar kalkamadık ki yerimizden, 2 de çıkacağımız tekne gezisine son dakikada yetiştik ve artık o dakikadan sonra iki türk kız olarak türkleri geç kalmakla özdeşleştirdiler. Üzgünüm…

Ya derdim ki bu tekne turları ne kadar turistik bir şey hiç gerek yok. Ya Kanalda olmak bambaşkaymış! Bina falan izlemedim ben bütün tekne turu insan fotoğrafı çektim insan izledim, o Hollandalılar ne keyif adamı arkadaş. Bütün kanallar küçük küçük tekneler, deniz bisikletleri ile dolu; üzerinde şaraplar üzümler meyveler. Sürekli gülen insanlar, aşık sevgililer falan. Hayat enerjim yerine geldi, döndürüyorsun kamerayı fotoğraflarını çekiyorsun poz veriyor gülüyor el sallıyor falan. Herkes ayrı mutlu herkes ayrı neşeli. Allahım nereye geldik??

Neyse efenim ben bu şaşkınlık içerisindeyken nehre çıktık ve amsterdam’daki modern yapıları da gördük. Pek aklımda tutmadım açıkçası o sırada mutluluğumla meşguldüm ama bir tek şöyle bir şey söyleyebilirim, ‘amsterdam uyuşturucu ve sex turizmi ile turist çekiyor, onları çıkarsan geriye hiçbir şey kalmaz’ diyen birini bir daha görürsem ağzına çarpıcam.

Sebebi şudur ki, mimarisi ile ilgili ben de gitmeden baya bakındım pek bir şey gözükmüyordu. Daha çok müze turizmi üzerine kurulu bir şeyler vardı. (müzeden kazandıkları parayı da hiçbir yerden kazanmıyorlar herhalde?) Ama eski yapılarının yanında (kaldı ki o tarihi doku da kolay kolay edinilmiyor) yaptıkları yeni yapılar, ki bunlardan kastım opera tiyatro gibi büyük yapılar değil, ev bildiğin ev, işte o yapıları biz oldukça beğendik. Gerek iç dış ilişkisi, gerek cepheleri, gerek incelikleriyle.

Bu tekne turundan sonra şans eseri 2 hollandalıyla tanışıp biraz da onlarla muhabbet edip onlardan öğrendik birkaç şeyi. Onlar ve birkaç arkadaşlarıyla birlikte Vondelpark’a oturup piknik bile yaptık. İğne atsan yere düşmeyecek, bu kadar genç nereden geliyor? Sonra çocuklardan biri bu günün anlam ve önemini açıkladı, meğersem o gün onlar için baharın ilk günüymüş çünkü hava ilk kez böylesine sıcak böylesine güzelmiş.

Neyse efenim Pazar günü de macbike’tan bisiklet kiralayıp her yeri bir kez daha gezdik. Bisiklet kiralamasam çok kötü hissedecektim kendimi. Sonra da otobüse yarım saat geç yetişip türklerin hep geç kaldığını öğrettik onlara.

Biraz uzun oldu ama kısa kısa aklımda kalanları da yazıyorum,

-hiç müze gezmedim. Ya müzeler sanki daha sonrayı ayırmalık. Öyle ‘gezmek için’ olmamalıydı vakit ayırmak lazım. Stedelijk en çok gitmek istediğim yerdi mesela, bir dahakine umarım.

-ya güneş çıkınca hep bu kadar tatlı oluyorsa bunların insanları, ben orada yaşamaya gidiyorum o zaman?

-i amsterdam yazısının önünde fotoğraf çekilmedim, görmedim bile.

-Gerçekten bir daha gitmek istiyorum ama bu sefer Rotterdam da olsun içinde.

-Nasıl unuttum ya HEINEKEN. Doyamadım sana orda, buraya geldim içtim, cık aynı değil. Müzesine bile gidemedim bak.

-BAKLAVA YEDİM. Evet Güllüoğlu vardı! Çay bile içtim, ikisini de özlemişim. Hatta otelin yakınlarında bir de kebapçı vardı fasıllı masıllı. Bir daha türkiye’yi özlediğimde bir Amsterdam yapıp gelicem. Paris’te sözde bir türk mahallesi var ama ne işe yarıyor belli değil?

-Sayın Gümüş’e de ne kadar teşekkür etsem az. Ona da sayısız haftalarını burada geçirdiği için kıskançlık beslemiyor değilim.

Neyse böyledir işte, gittim gördüm çok ama çok beğendim ve de eğlendim. Güneşli havalar hep olsun artık, kapalı hava istemiyorum.


(fotoğrafları daha sonra)


26 Mart 2011 Cumartesi

bahar

şimdi burada hava ısınmaya başladı ama benim aklım bunu almıyor nedense.
hayır ya daha çok soğuk olmalıydı, donmalıydık hiç babet giyememeliydik gibi sendromlara giriyorum.
anlaşılan baharın gelmesini burada kabullenemiyorum, şimdi bir istanbul olsa, izmir olsa, türk kahvesi olsa güneş olsa mis gibi deniz olsa, mavi mavi baksam uçsuz bucaksız.
bahar geldi diye seine kıyısına gidip yemek yemeler de pek kesmiyor açıkçası, neye bakıyorlar yeşil yeşil anlamış değilim. mavi su hasretiyle yanıp tutuşuyorum.

ama işin en güzel yanı burası deniz kıyısı olmadığı için aşırı nemden kaynaklanan gece ayazları yok. akşamları bile hava ılık ne hoş, etek babet giysen oh gece bile rahat rahat gez.

hayır bu kadar çabuk gelmemeliydi bahar, kabullenmek istemiyorum.

ama şimdi bir fransa kıyısı olsa, bir cote d'azur onun da tadından yenmeyebilir.

bu kızın da bir dediği bir dediğini tutmuyor.

pek özlem dolu değilim, en çok evimi ve Eylül'ü özlüyorum o kadar.
En çok Eylül'ü.

bitmesin tamam da, böyle de özlemiyormuş gibi davranıp bulduğum şeylerin arasında memnuniyetsizlik duygusu ile 'şu da olsa ne güzel olurdu' demek de ı ıh.

Neyse efenim, buralara bahar geldi geliyor. Daha çok turist daha çok güneş demek. tiril tiril etekleri giyip çıkmak demek.

ah bahar ah.

19 Mart 2011 Cumartesi

m.




















16 Mart 2011 Çarşamba

15 Mart 2011 Salı

ne kadar

kaçma yeter, ne kadar uzağa gittiğin önemli değil-miş.
istersen dünyanın diğer ucu, farkeder mi?
etmez.

14 Mart 2011 Pazartesi

salle ovale



















Kütüphaneleri etkileyici yapan içerisindeki kitapları ya da mimarisi değilmiş. Bu fotoğraf etkileyici ama insanları olmasa bir hiç olurdu.
İçeriye almadılar önce, master ya da doktora öğrencisi olmam lazımmış. Lisans öğrencilerine burada yapılan lise öğrencisi durumu hiç hoş değil ama boş durmadım mimarlık öğrenciyim diyerek başlarının etini yedim ve sonunda kartımı çıkarttım. Artık gidip kitaplarına değil deli gibi araştırma yapıp okuyan yaşlı başlı insanlara bakıp 'bu insanlar ne yapıyor?' üzerine uzunca düşünebilirim.
Gel burada oku, araştır, öğren, öğret diye fısıldıyor birileri.

*Bibliotheque nationale de France, site Richelieu, Salle ovale

13 Mart 2011 Pazar

c'est ikea, tout simplement.

burada da bir ikea bulup gitmemem olacak iş değildi zaten değil mi?

İkea Paris Thiais denilen mağazasına gittim, kaldığım yere pek uzak değil fakat aktarmalar ile 50 dakikayı buluyormuş. İnsansız detaylarıyla tamamen türkiye'dekilerle aynıydı. Alışveriş merkezi, giriş, mağaza planlaması, restoran, ürünler, fiyatlar, kataloglar, işleyiş, hepsi aynı.
insan faktörü yüzünden çeşitli farklılıklar var, bunlardan biri restoran. ya o kadar çirkindi ki restoranı, içim acıdı sanki ikea sahibi benim de bu nasıl restoran işletmesi diye kızacağım birazdan, bozulucağım. bir sürü sebebi var tabi, mağaza küçük, gelen insanlar oldukça çeşitli, restoran işletmesi iyi değil, ürünler lezzetli değil. bunun sebeplerini diğer avrupa ikealarını gördükten sonra daha net bir şekilde belirleyebilirim diye düşünmekteyim.

aynı olan şeyler konusuna gelince, biraz garip değil mi türkiye ve fransa ekonomisi arasındaki farklılıklara hiç aldırmadan aynı ürünü aynı fiyatla satmak? tüm dünyada böyle mi yani? pöang koltuk heryerde aynı fiyat mı? aynı fiyata satmasaydı da iki katı fiyata satsaydı 'a burası fransa ama normal' mi diyecektik yoksa 'aynı ürünü üretiyor nasıl iki katı fiyata satar' mı diyecektik? yine şizofrenik düşüncelerimi bir yana bırakıyorum-bir süreliğine.

(şimdilik bu gezdim gördüm ikea yazılarının, ileride, ikea ile ilgili yazılmış araştırma metinlerinin de katkısıyla daha ayrıntılı ve şizofrenik bir hal alacağını belirtmekte yarar var...)

Bu yazıyı bitirmeden önce,dipnot olarak,
bakalım Ingvar amca ne yapmış 9 eylül 1999 günü;


Büyük Teşekkür Olayı
9 Ekim 1999 tarihi eşsiz Büyük Teşekkür Olayı, IKEA Grubu içindeki bir çok çalışan için bin yıllık bir ödüldür. Bu özel günde tüm satışlar toplamı yani yaklaşık 84-85 milyon Euro’luk bir miktar, tüm çalışanlar arasında bölünür. Bu şirketin devam eden başarısına katkıda bulunan gayretli IKEA çalışanlarına eşsiz bir teşekkür yoludur.


(o tarihte yaklaşık 50bin çalışanı olduğunu düşünürsek aşağı yukarı kişi başına düşen 1700 euro dolayları)

evet gözlükle amcamızda da Ingvar Kamprad. bir çakallık var değil mi? Bugün ikea mağazaiçi mimarisinin fikir babasının kim olduğunu düşündük, yaptım oldu gibi bakmıyor mu?

yakın zamanda yine ikea darlayışlarına gireceğim, şimdilik bu kadar.

28 Şubat 2011 Pazartesi

brussels

"Brussels is ugly, and we love it. And if we don't love it, we live with it. So don't be surprised that we built a terrible apartment block next to an art nouveau jewel, or a pseudo-classical monster in front of the Central Station."

böyle de canımı al diye bağırasım geldi haritayı okuyunca. bu genç gezginler için hazırlanmış bir haritada bulunan, brüksel hakkındaki gerçekler başlığından bir cümle. Fakat bu cümleden çok daha berbatını yapmışlar, kabul etsinler bir zahmet.

-Biraları ilginç, birbirinden garip isimli biraların arasında tercih yapmak zor. tatlı ekşi ne ararsan var. ama meşhurmuş işte. en meşhur barı da Delirium.
-soğuktu, yağmurluydu buna rağmen deli gibi turist vardı. Çok bisiklet kiralamak istedim olmadı
ne yazık ki.
-aslında küçük bir şehir, hatta oldukça küçük. metrosu tramvayıyla heryere ulaşım mevcut.
-müzik enstrümanlarını müzesini çok geniş bir vakitte gezdik, pek beğendim. gidip sadece
müzikleri dinleyip kendi kendine oynamak için bile ideal. terası da var, mis gibi brüksel manzarası da var. binası da muhteşem ayrıca.
-bir süre müzeleri var gezmek pek kolay değil ama çok güzel bir cumartesi akşamına denk geldiğimiz için bir kaç tane daha müze gördük. her yıl düzenledikleri bir gece varmış, seçtikleri müzelerin geceyarısına kadar açık olduğu bir gece. evet o gece bizim orada olduğumuz cumartesi idi. 'museum night fever' adlı gece için sanırım bütün brüksel dışarıdaydı. neyse 19 müze, gece 01.00e kadar açıktı. biz biraz dolaşmaya geç başladığımız için 3 müze görebildik. ama bu gece daha çok ortamı canlandırmak, insanları bir gecede kültürden öldürmek, 01.00den sonra partide toplayıp deli gibi içmelerin sağlamak için olabilir. şaka bir yana, bu 19 müze içerisinde küçük ve spesifikleşmiş müzelerin sayısı oldukça fazlaydı. gerçekten bir hareketlilik sağlamak için olduğunu düşünüyorum. mesela mimarlık müzesine gittik, 2 katlı küçücük ev gibi bina. içinde de pek bir şey yoktu.
-ha patates kızartması gerçekten güzel! bir de sosları var ilginç unuttum şimdi ismini, o da güzeldi. ama soğukta elimizde yemek işkence gibiydi.
-çikolata krizine girmedim, o tüm meşhur çikolatacıları dolaşıp vitrinlerinin muhteşemliğine bakıp normal supermarketten çikolata aldım. hala da yemedim, bilmiyorum.
-victor horta 'nın evini gördüm, gidilip kesinlikle görülmeli! art nouveau dan kafayı yiyebilirdik o derece, evin heryeri tasarım.
-bu kent art nouveau kenti! fakat art nouveau binaların çoğunlukta olduğu bir mahalleleri var, cepheler gerçekten korunmuş ve güzeller. bir de onun yakınlarında avrupa birliği komisyonu binası var. eveeet işte ilk cümleye geldik ( ve o ilk resme), önce ab binasını gördük, iyi hoş. normal cephe sadece ekstrem bir şeyi yok. sonra o mahalleyi bulduk, o kadar güzel ki ortasında güzel bir göl, etrafında art nouveau cepheler. ama o cephelerin arkasında belirmiş olan kocaman bir bina, AB binası. gerçekten, ya büyük bir ölçek problemleri var ya da aynen istanbuldaki gibi hiç umursamıyorlar tarihi dokuyu, silueti. hey istanbul yanlız değilsin, avrupa birliği başkenti de yapıyor aynısını diyeceğim dönünce.
-sevimli bir kent, küçük, şirin, insanları tatlı, ne konuşursan onu konuşuyorlar olmadı beden dilinde anlatıyorlar, gülüyorlar.
-hanneken pis i görmedim.
-palace of justice de restorasyondaydı.
-victor hortanın tasarladığı comics müzesi varmış onu da göremedim, ona üzüldüm ama.
-ya daha bir çok göremediğim bina var, galiba tekrar gideceğim hem brugge e de geçmiş olurum.
-böyle işte, pek bir turistikti kendimi rahat hissediyordum. Paris öyle değil ya.

sevdim seni brüksel, havalar ısınsın daha güzel olursun, tekrar gelirim.

21 Şubat 2011 Pazartesi

pari pari pari

yaklaşık 12 gün sonra kendimi sokağa atabildim. pek nereye gideceğimi de kestiremedim açıkçası, bineyim metroya notre dame dolayları beni paklar dedim önce, yukarıdan bir göreyim parisi. metroda giderken gözüme montparnasse kulesinin reklamı çarptı, yok hergün açıkmış 360 derece panoramik manzaraymış. ya montparnasse diyip diyip duruyorlar nerede bu kule acaba derken 2 durak sonra montparnasse durağına geldik ve attım kendimi metrodan! hiç aklımda gökdelen gibi canlanmamıştı nedense bilmiyorum, terası kapalıymış
yenileme sebebiyle hazirana kadar. bir alt katında camlı bölmeden izleniyormuş, peki dedim çıktık. aça aça biteremedikleri geniş caddelerle yüzleştim, tepeden eyfelle yüzleştim. gerçi hava pek iyi değildi, mutlaka hava açıkken gidilmeli. yine de önizleme için yetti de arttı bana. fakat zamanında bu geniş caddelerin çok kolay açılmadığını okumuştum, çeşitli zorluklar, durumu iyi olmayanları şehir dışına postalamalar, zenginler için yerler açmalar vs gibi. neyse uzun süreden beri elime fotoğaf makinasını almadığım için de heyecanlanıp hemen gölgeli alengirli fotoğraflar da çekmeye başladım, sonra da pılımı pırtımı toplayıp indim kuleden.
yukarıdan bakılınca heryere ne kadar kolay gidiliyor ya! direk notre dame için direk yürüme güzargahımı belirlemiştim yukarıdayken. bir de oraya gidene kadar saint sulpice in de yanında geçicekmişim, iyi oraya da uğrarım dedim. efenim rennes caddesinde ilerlerken art nouveau diye bağıran bir apartmanın Paul Auscher'e ait olduğunu öğrendim. Magazin Felix Potin miş ismi 1904 de yapılmış. zaten Art nouveau akımının mimarıymış kendisi de. sen gel bütün klasik çizgili paris apartmanlarının arasına koy binanı, zaten dikkati çekiyor hemen.

neyse saint sulpice gayet sessiz sakin, önünde güzel bir çeşmesi olan, cephesi çok işlemeli olmayan, haç planlı güzel bir kilise. çok işlemeli değil dediysem ön kolonların ardındaki dehşet
betimlemeleri hiçe saydığım sanılmasın. sonradanokuduğuma göre de buraya zamanında Davinci şifresi kitabı/filmi yüzünden inanılmaz turist akını olmuş. gül çizgisi varmış yerde, 150 yıl önce dünyanın ilk sıfır boylamı olarak kabul ediliyormuş. bunların hiç birini görmedim tabi ki niye çünkü sonra okudum..... mesela benim de dikkatimi başka şeyler çekti diyerek savunmaya geçebilirim kigeçiyorum, kilisenin ana nefinin yanlarında bulunan şapellerinden bi rinde bir sanatçının enstlasyonu vardı. kilisede modern sanat mı olur? baktım ki adam daha önce de saint sulpice de çeşitli enstalasyonlar yapmış. iyi bu iş iyi dedim ben de. camide güncel sanat mı? yazarken bile garip... Adamın ismi; Benjamin Bergery çalışma da Confession with technology. ayrıntı için ( http://bergery.net/)


Notre Dame bence korkutucu bir yer! yürüdüm vardım sonunda, zaten deli gibi turist akını, sıra olup içeriye giriliyor, içeride tintin birbirinin ardında yürünüyor falan. derste dinlerken bu kadar ürktüğümü hatırlamıyorum, ilk gotik kilise ve en iyi örnekleri arasında biliniyor. bir de gotik akımının ilk başladığı zamanlarda (romaneskten sonra) duvarları inceltip pencereleri açma olayı burada artık zirveye ulaşmış. yani uçan payandalarla duvarlar destekleniyor böylece cephe yükseldikçe duvarları kalınlaştırmaya gerek kalmıyor ve pencereler açılabiliyor. fakat ilk planlar böyle
değilmiş,sonradan çatlamalar yüzünden payandalar yapılmış. bu payandalarla birlikte binayı kavramak mümkün değil, içini gezdikten sonra arkasına gidip uzun süre bakındım. zamanında 'hala inşaat halinde gibi duruyor' eleştirisi yapılacak kadar da değil açıkçası. bu eleştiriyi de nasıl yaparsınız diyesim geldi. bir de korkutucu olmasının sebeplerinden biri dış cephedeki suluk görevi yapan hayvanlar. hepsi mi kötü bakar! ayrıca bu binaların turistik açıdan iyi gözükmesi için sürekli cephe temizliğinin yapıldığı biliniyor, anladığım kadarıyla fransızlar bir tek batı cephesini, yani turistlerin gördüğü cepheyi temizleyip bırakmışlar! arkası simsiyah! hooop hiişt paris belediyesi!

sonra da 3-5 ikinci el kitapçı dolaşıp kendime 20 centten fransızca çocuk kitapları aldıktan sonra yurduma döndüm. ne yazık ki yarın okul başlıyor dıdıdıdıımmm!

mousse

ben daha iyisini tadana kadar en iyisi bu.
evet paris yolcuğunun 11. günündeyken, yiyecek konusunda şuana kadar beni benden alan tek şey mousse. tamam biliyorum ileride daha güzel şeyler bulurum ederim bıdı bıdı. şimdilik bu işte aa.

daha kendimi şehri görmeye veremedim. okul da başlıyor, havalar soğuk bir yandan. alışmadıım, alışamadııım.

insanlar iyi, fransızca zor, yurt güzel, havası içimi üşütüyor çok soğuk değil ama.

neyseki mousse var, her güne bir tane hoop paris şahane.

buda buradan yazılan ilk kayıt olsun. sevgiler tee paristen.

13 Ocak 2011 Perşembe

'k.Art'

ilk geri dönüşü aldım!
teşekkür kirmacin'e, davetiyesi elinde, gelse ne de güzel olur, bir bilse ne de çok sevinirim.