13 Eylül 2012 Perşembe

yaz tatilinde ne yaptın çocuğum?

'Evet çocuklar, bugünkü ödeviniz yaz tatilinde ne yaptığınızı anlatacağınız bir kompozisyon yazmanız.' diyen öğretmenlerimi özlemiş olabilirim ya da okula dönmeyi. Öte yandan kompozisyonun ne olduğunu bile unuttum ama çok şükür kuralları saymazsak klavyeyle iyi anlaşıyoruz.

Gelelim konumuza, daha önceden okuyanlar bilir, benim sevgili yol arkadaşlarım nam-ı diğer ailem, hala sürekli gezme ve yeni yerler görme isteği içerisindeler. Beni yanlarında sürükleme stratejileri de hala tıkır tıkır işlemekte. Neyse, biz de bu yaz 3-5 günlük tatil için fazla uzaklaşmadan, yorulmadan, sadece arabayı gezdirip, yakın yerlerde biraz turlayıp sonra deniz tatili için güneyde bir yerde sonlanacak bir rota çizdik. Peki ne oldu?

En önce benim aslında bu planlara dahil olma sebebim olan Eskişehir'e gittik. Takribi 1 gün... Sabahtan öbür sabaha, yetti diyebilirim. Eskişehirli bir arkadaşım vesilesiyle yapılabilecek, görülebilecek her şeyi gördük ve bu süre yetti. Sürekli kulaktan kulağa katlanarak gelen 'Eskişehir çok değişti, çok güzelleşti' lafını da bizzat görmüş olduk. Ama o kadar. Şimdi biraz itici bir halde bahsediyorum olaydan ama durum şu, turizme katkı sağlaması için şehirlerde yapılan değişiklikler (büyük ihtimalle artık bana) içi boş değişikliklermiş gibi geliyor. Mesela Odun pazarı mahallesi eski evlerin restore edilmiş olduğu bölümü geziyoruz, hiç ama hiç çekici gelmiyor. Buradaki etken büyük ihtimalle, restore edilen evlerin dışlarının renkli şeker boyalarıyla boyanmış olması o ayrı bir konu. (Restorasyonuyla ilgili biraz arama yaptım ama gazete kaynaklarından oluşan bir yığında restorasyonun turizme ne kadar büyük getirisi olduğu dışında pek haber bulunmuyor. Öte yandan, Antep'teki beymahallesi restorasyonunu sevdiğim bir hocamla birlikte gezerken, en azından göze batmayacak bir dönüşüm olduğunu konuşmuş ve beğenmiştik. Fakat daha sonrasında restorasyon dalında çalışan biriyle konuştuğumda, aslında oranın restorasyonunun kötü tarafları olduğundan bahsetmişti. Şaşırdım fakat konusunda bilgili bir insanın görüşü tabi ki de daha titiz olacaktı.) Konuyu toparlıyorum ve bunun gibi bir kaç yeri daha gezdikten sonra (parklar, porsuk kenarı, cafeler, havuzlar) oturup çi'börek yiyip bira içtik. Ha tabi bir de söylendik, İzmir küçük şehir kaldı, izmir köy kaldı, izmire yatırım yok, izmir ağlasın bıdı bıdı. Başka da yapılacak bir şey yoktu fikrimce.

İşte bu da eskişehir'e gittiğimin kanıtı:


(ama aslında bir de porsuk yanında üzerinde 'allah rızası için porsuk çayını kirletmeyin' yazan, köpeğiyle birlikte oturan bir yaşlı amca heykeli vardı ki açık ara o en güzeli. Yine de yukarıdakileri de yabana atmayın, Botero'ya selam olsun)

(ama aslında bir de porsuk yanında üzerinde 'allah rızası için porsuk çayını kirletmeyin' yazan, köpeğiyle birlikte oturan bir yaşlı amca heykeli vardı ki açık ara o en güzeli. Yine de yukarıdakileri de yabana atmayın, Botero'ya selam olsun)

Eskişehir'den sonrası çok hızlı geçti, önce Göynük'e uğradık. Yine tarihi evler, tarihi doku... Bu konudan ciddi anlamda darlanmış olabilirim, üzerine yazmayacağım bile. Çok güzel bir yerde yemek yedik, zaten Göynük'e gidince orada yemek yemeyeni dövüyorlarmış o derece, ismi de Paşazade restoran. Yöresel yemek yapıyorlar. Fakat yemekleri geçtim, öyle bir yoğurt getirdiler ki yanında, hemen 'buranın inekleri farklı tabi' muhabbeti yapıldı aramızda. Öte yandan yoğurdun markasını da aklımda tutmuştum ama unuttum. Sonra yolumuza devam ettik, öğleden sonra da sünnet gölü'ne vardık.

Şimdi etrafta abant gölcük gibi doğa üstü yerler varken biz niye sünnet gölüne gittik? Çünkü oraya hiç gitmedik, orayı da görelim diye... Belki dedik, belki doğası çok güzeldir ve sakin bir oteli vardır, göle bakan, yeşillikler içerisinde... Doğası güzeldi güzel olmasına ama garip işletmeli bir otele sahipti. Bize bir oda gösterdiler mesela, odada attığın her adımda ahşaplardan farklı ses geliyordu. Çok sesli orkestra olurduk 3 kişi kalsaydık o odada. Eğlenceli de olurdu aynı zamanda değil mi? ( daha açık bir dille ahşapların tarihi bir ses çıkarmadığını, birazdan çökebiliriz sesi çıkardığını söylemek lazım.) Çok net tavsiye, bildiğiniz sakin yerlere gidin. (Fotoğrafta güldüğüme bakmamak lazım, buralar çok sakin bakışı attım ama kalınmaz mesajını alttan alttan buradan veriyorum.)

Bunun üzerine kan çekti ve akşamına Bolu'ya geldik. Geçen vakit akşam 8 sabah 8 ama Bolu'yla ilgili yazmak istediklerim çok.

Kendimi bildiğimden beri gittiğim bir yer Bolu, depremden öncesini, depremden sonrasını, depremden çok sonrasını ve şimdisini biliyorum. Biraz da akraba ilişkileri mevcut. Hali hazırda şuanda yaşadığımız şehirde bile şehrin eski halinin insanlar üzerindeki etkisini sürekli sorgulayan bir insan olarak; babamın bir dönemini geçirdiği yere geldiğimizde, sürekli onunla ilgili düşünüyor buluyorum kendimi. Bu sebeple, o şehirde bazı yerler değişince, mesela yaşadığı ev, mesela çarşı, bunun onda nasıl değişiklik yaptığını düşünüyorum. Hiç değişmediyse de kendim oralara gidince ne hissediyorum bunu düşünüyorum. Mesela çarşıda yıllardır duran bir kolonyacı var, aynı şekilde çikolatacı, aynı şekilde başka bir dükkan. Yani kısaca bu tür şehir-insan ilişkisini barındıran bir yer orası benim için ve aslında tüm bunların yanında da üzerinden kötü anılarını atmaya çalışan bir yer. Depremden sonra şehrin içindeki boş alanların değerlendirildiği, parkların dönüştürüldüğü, kalıcı konutlar değil artık tamamıyla normal konutlara geçildiği bir şehir. Akşam kısa bir tur yapıyoruz ve yine söylene söylene bitiriyoruz geceyi, izmir köy kaldı, izmir kötü kaldı, izmir küçük, izmir bıdı bıdı...


Ardından öğlen gölcük. Galiba göl kıyısındaki o ev ile belirli aralıklarla çekilmiş yığınla fotoğrafıma bir yenisini daha ekliyorum. Yaş 23 yine geldik ey Gölcük. Huzur bulunabilen nadir yerlerden, fakat tek şart var, insan istilası olmazsa. Ne yazık ki o gün de bir takım piknikçi istilası mevcuttu. Mesela şu zamanlarda (eylül), hafta içi, serin, hafif bulutlu havasıyla o kadar dingin ve taze olabilir ki.

Neyse buradan da ayrılıp Beypazarı'na geçiyoruz. Artık bu tür yerleşimlere karşı ön yargılarım olduğu için biraz daha içe kapanık geziyorum. Her yer aynı en nihayetinde, restore edilmiş tarihi beypazarı evleri...

Tamam burada düşüncelerimde biraz değişiklik söz konusu, zira burası yapay değil. Evlerin içinde insanlar yaşıyor hala, turistlerin gezdiği sokakların bir üstü hala mahalle, hala evlerinin önünde oturuyor insanlar. Selam veriyorlar, konuşuyorlar, hoş geldiniz diyorlar. Sıcaklık aslında bizim aradığımız. Bu sırada bir kaç müzesine girdik, bunlardan biri yaşayan müze. Biraz sevimli olmuşlar, çünkü müzenin içi insan dolu, her girdiğin yerde biri sana sürekli gelenekleriyle, kültürleriyle, köyle ilgili bir şeyler anlatıyor.  Uygulamalı aynı zamanda, baskı atölyesi vardı mesela. Orada girip bir şeyler üretebiliyorsun. En nihayetinde, müzede öğretmeyi dert edinen bir kaç insanın ürettiği fikir, değişiklik.

 
Ha beypazarında korkunç şeyler yok mu? Var! Örneğin 80 katlı ev baklavası... Arkadaş bir kere, baklava dediğin fıstıklı olur, bu konuda anlaştık mı? Ev baklavasını sevmem diye bir şey yok, onun da yeri ayrı. Ama bence Beypazarı'nda bunu satan insanlar gerçekten kafayı yemiş olmalılar, biri onlara acilen cevizli baklava yapmamalarını söylemeli! O kadar ki bu geziden sonra uzun bir süre sürekli olarak fıstıklı baklava istedi canım ve sürekli de alıp yedim, nedenini de şimdi anlıyorum! Benden söylemesi, sürekli fıstıklı baklava krizine girmeyi kabul edenler yesinler o baklavaları... Öte yandan, Beypazarı kurusu var onu da pek beğenmedim, bilumum erişte, kuru gıda ürünleri de mevcut. Deneyip öyle almak lazım.


En nihayetinde Beypazarı da bitti, kalınacak bir çok yer vardı. Tarihi evlerin bir çoğu konaklama amaçlı çalışıyor zaten. Fakat güneye ineceğiz diye, geceyi ikbal tesislerinin otoparkında geçirmeyi daha uygun bulduk ve hava karardıktan sonra Beypazarı'ndan ayrılıp Afyonkarahisar ikbal tesislerine doğru geçtik.

Güney planımız da pek istediğimiz gibi gitmedi zaten, bir gün kalıp, evimiz güzel evimiz diye geri döndük İzmir'e. Sen git başka şehirlerde İzmir'e laf et et, sonra gel özlemle sarıl. Öyle işte napalım memleket. Ama hakketen İzmir köy gibi kaldı ha, bunun için başka şehirlere gidip görmek de gerekmiyor. Gelin ben anlatırım size.

Biraz hayal kırıklığı, biraz şanssızlık derken pek beklediğimiz gibi gitmedi bu gezi. Fakat eşşek kadar olmuş ben dahil bir diğer eşşek kadar olmuş 2 yol arkadaşım, bu yolunda gitmeyenleri pek dert etmedik, zaten çok da dert edilecek bir şey değil, yukarıdaki hallerimden belli olmalı. Önemli olan birlikte olmak deyip bu yazıyı olabileceği en klasik haliyle noktalıyorum.

Bir diğer dışavurumu gezip yeni yerler görmek olan ama esas amacı gastro turizm ve araba sürmek/arabayı gezmeye çıkarmak/yolda olmak/yol sohbetleri/ birlikte olmak olan gezide görüşmek üzere.

Hasköy yakınları

Rahmi M. Koç Müzesi'den...


 Lengerhane, Denizcilik bölümü

 Minyatürler

 Raylı Ulaşım

Yenikapı'nın eski gemileri fotoğraf sergisi, Yenikapı eski yeni görüntüsü


Eski yeni görüntüsü dediğim de, eskiden 3 boyutlu kartpostallar olurdu, farklı yönlerden bakınca farklı gözükürdü, işte o teknoloji. 3 fotoğrafı da farklı açılardan çektim. Bunun yanında Yenikapı'da çıkarılan 12 batığın çıkarılışı, taşınışı ve korunmasıyla ilgili fotoğrafları, total station ile çizilen çizimleri ve yüksek çözünürlüklü bir çok fotoğrafın birleştirilmesiyle edinilen fotoğrafları var. Çok metin içermiyor sergi, fotoğraflar görülmeye değer. Daha fazla bilgi için;  http://www.yenikapibatiklari.com/

Öte yandan, Rahmi Koç müzesi ne kadar büyük ve ne kadar çeşitli bir koleksiyona sahipmiş, 5 yıl olmuş, gitmemek olmamış. İçerisinde havacılık, denizcilik, matbaa, çeşitli makina modelleri, sualtı bölümü, nostaljik dükkanlar, motosikletler, bisikletler, her türlü arabalar, neyin nasıl çalıştığına dair çeşitli atölyeler barındırıyor. Şöyle yazınca bile yeteri kadar çoklar.

Çok zaman ayırmak lazımdır, az zamanla olmaz deyip 4 aylık post grevine son verdiğimi ilan ederek bu kısacık gönderiyi de bitiriyorum.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

26 Nisan 2012 Perşembe

yığın

Şimdi, yastığın altında, her zamanki olağan kağıt yığınlarının arasında, boş sayfalardan oluşan bir yığın var. Arasında pembe kalem, 2 ucu var, biri kalın biri ince. Zaten uyku sersemi olunca hangisini açtığını fark etmiyor insan. Ne zamanki yazamadı, anlıyor, kapatıyor kalın ucu, diğer ucu açıyor. Bazen aklına geliyor, gözlerini açar açmaz defteri arıyor, bazen elini yastığın altına attığı gibi kalemi ve kağıt yığınını hissediyor. Bilinçaltına bir durumu öğretme çabası bu, hayır tam uyku ile uyanma hali arasındaki zaman diliminde bunu fark etmek gerekiyor. 
Yaz. 
Yaz daha çok yaz, sonra tekrar oku, sonra tekrar yaz, öğren yazmayı.
Mesela hatırlamak değil mi? Uyku anını yakalamak, o an neler gördüğünü paylaşmak değil mi? Evet aynen öyle. Kediler vardı geçen mesela, ayağa dolanan, anne sevgisine, anne sütüne ihtiyaç duyarcasına ayaklara kapanan kediler. Sirkelersin sirkelersin, gitmez kediler. İşte onlar vardı mesela. O kağıt yığınına onlar nasıl mı geçti? 'bir sürü yavru kedi...' bu kadar. Gerisi gereksizdi, sonu istediği gibi bitmedi, istediği kişiyi görmedi. Bazen küfrederek, bazen yeter artık görmek istemiyorum onu diyerek açılan kağıt yığını bu sefer, gereksiz bir rüyaydı diye kapandı. Tatlı bir rüyaydı ama ihtiyaç bu değil. Kağıt yığını da bu yüzden dolmuyor. Başka sebepleri var onun.

Sonra,senin rüyana gelir bu, kağıt yığınından bahsediyorum. hayal edersin, hayal et. kağıt yığını, nasıl sence? 
gözlerin hafif aralanır, ne gördüğünü düşünürsün, elini yastığın altına atarsın, bulamazsın. Orada değil çünkü. İçindekileri düşünürken sen, tekrar uykuya dalarsın ve kağıt yığınına bir yazı daha eklenir.

Saman sarısı kağıt yığınları, arasında pembe kalem. çarpık bir yazı, hatırlanamayan sözcükler ve okuyunca anlaşılmasın diye özneler, kullanılan baş harfler. 

Bu kadar.

20 Nisan 2012 Cuma

ilahi ceasar

yine bir oyun atölyesi gecesi yine bir şapşal şapşal gülümseme hali.
(Oysa alkışlarken salona baktım kimse öyle şapşal gülmüyordu benim kadar?!)

Londra'daki festivale gidecek oyunları Antonius ve Kleopatra şahane olmuş, önce kitap, sonra oyun ve kleopatraların en hası olarak Zerrin Tekindor şiddetle tavsiye edilir.

19 Mart 2012 Pazartesi

because memory is for living

Black Mirror - Entire History of You, Liam Redo

-şu japonlar artık lens olarak takılan bir fotoğraf makinası icat edebilirler mi!?


1. yanlış: bu iş neden japonlardan bekleniyor,
2. yanlış: beklentide hata (fotoğraf makinası mı, FOTOĞRAF MAKİNASI MI, yapsa sürekli kayıt eder değil mi?)
3.yanlış: hayal edilen ürünün kendi içerisinde tutarsızlığı ( ne yapacağız, lens kutusuna koyup sonra nef olarak bilgisayara mı aktaracağız görüntüleri?)

ha ama neyse ki 3 yanlışı da düzeltecek bir öneri geldi. Black Mirror dizisinin 3. bölümüne sebebiyet veren bir cihaz, 'the grain'. uzun açıklaması ve bölüm değerlendirmesi burada.

kısaca kulak arkasına yerleştirilen bir çip ve gözünüzle gördüğünüz herşeyi kayıt altına alan cihaz.

diziyi izlerken(aslında mini tv series), nasıl durumlara sebebiyet verdiğini görüp kafayı yememek mümkün değil. ölümcül, dar eder hayatı insana, mahveder, süründürür diye haykırdım resmen sonunda. (yine de olsa fena olmazdı? dedirtiyor bana şuan, meraktan da olabilir.)

çok etki altında bırakıyor, dizimag'dan izlenebilir.

nt1. izlemediyseniz okumayın diyormuş linkte, okuyun gitsin.
nt2. eternal sunshine of the spotless mind a bir gönderme var, kesin. amaç anılardan kurtulmaksa...
nt3. izlemediyseniz 2. notu da okumayın. Okudunuz ama galiba.

yazmaya yazmaya yazmayı unutan'dan.

11 Mart 2012 Pazar

klasik vaka

Kafka'nın aşkından sıkıldığım için Sevgili Milena'dan 3-5 satır yazmayacağım.
Kitabı da bitirmedim, çünkü aşklarından sıkıldım.

7 Mart 2012 Çarşamba

bugün günlerden'

....
-'ben gitmek istiyorum' demek kadar özgürce, zamanı gelince 'ben gidiyorum' diyecek kadar da gerçekçi. 
....
-Herşey yerli yerine oturduğunda, bugünlere bakıp iyi ki yapmışız, iyi ki adım atmışız diyeceğiz.


iş bu satırlar, 3 ekim 2011de taslağa düşmüş, bugün ise düş'e bir adım kaldı artık.
Bugün günlerden mutluluk ve hiç olmadığı kadar istanbul.

15 Şubat 2012 Çarşamba

neredeyiz?
















"içeriye girebilmeniz için biraz fazla eğilmeniz gerekiyor."

18 Ocak 2012 Çarşamba

çabuk dedim sana!

bu kadar özleneceğini bilmeden geçirdiğim aylar,
şimdi resmen kırıntılarından hatırlamaya çalışıyorum.
greyfurt suyu yok peki, pötibör üzeri çikolataya ne demeli?
görünce sevindim macrocenterda, sonra fiyatını gördüm ve yuh dedim, yuh sana türkiye.
altı üstü bir çikolata hem de bisküvüli.

bilmiyordum gerçekten, 4 ay bile küçük küçük alışkanlıklar edinmek için fazlasıyla yeterliymiş.
şimdi ya gidecekler ya bana işkence etmeye devam edecekler.
ya da daha çok gelecekler.

çikolata mus hiç aramadım mesela, arasam bulurum belki thy koridorlarında.
tabi uçak bileti karşılığında.
şarabı zaten sayma, 20 liraya şarap mı olurmuş? hem de acı.

kimse tepki göstermesin, bu böyle, özleniyor, net.
özledim ben de, ne var? özleyemez mi insan?
istanbul'u özlemedim mi sandınız? sokak dürümcüsünü mesela.
oradayken burası, buradayken de orası.
ama dönecektim ya buraya, çok da mühim değildi.
ya şimdi?

acı olmayan şarabın 20 lira olmadığı bir ülkede, peynirin kilosu da 30 lira olduğu sürece,
bir inek ve üzüm bağı sahibi olma konusunda kararlarımı olgunlaştıracağım.
mor inekleri takip edemem. kendi ineklerim olsun istiyorum.
makarna şirketim de olsun istiyorum, şekilli şekilli makarna yaparım.

bir de etrafımda sürekli pardon pardon diyen insanlardan edineceğim.

en önemlisi de penceresi tam önünde bir çalışma masam olacak. dışarıda yağmur yağacak, öyle bir yağacak ki ben yemeğimi yerken korkup üst kata çıkacağım tabağımla birlikte. Sonra güleceğiz halime, gerçekten korkup korkmadığımı merak edecekler, gerçekten korktuğumu ise kimse bilmeyecek.

gitmeyeceğim, her şey buraya gelecek, herkes, her şey.

bu sefer ben gelmeyeceğim yalancıktan aşk şehri, tepemin tasını attırma.
toplan gel. çabuk.

16 Ocak 2012 Pazartesi

sen

sevgili milena'yı okuyorum bu ara. aslında bu ara teslimler yüzünden ara vermiş durumdayım ama bıraktığım yer tam da kafka'nın 3 yıl mektuplaştığı bu hanım kızımıza hitap şeklini 'siz'den 'sen'e çevirdiği zamanlar. o kadar ince bir çizgi ki bu, yüzyüze bile kritik olan bu meseleyi mektup satırlarında okumak çok keyifli. bitsin yazacağım 3-5 satır.

"mektubu koymuşken zarfa çıkardım, şuracıkta yer var işte: Bana bir kez daha -her zaman değil, istemem her zaman- ama bir kez daha "sen" de bana."

12 Ocak 2012 Perşembe

-böyle inanmıştım, böyle inandırmıştı. ama kim olursa olsun ne zaman olursa olsun ihtiyacım olduğunda yanımda olacak sandım.
+  insanlara güvenmemeyi de böylece öğrenmiş oldun.
-ben bi tek ona güvenebilmiştim zaten
seversen bağlanırsın umut beslersin ve sonu hep hayal kırıklığıdır. hep diyorum. "dene bakalım. olmuyorsa zorlama"
- neden?
+  insanız çünkü insan hata yapar. ihanet eder, yalan söyler, aldatır. Bu yüzden güvenmezsin, inanmazsın, sevmezsin.
-  o kadar da kötü değil işte herkes!
+  herkes o kadar kötü.
-  yanında olur ama, ihanet de etse yalan da söylese aldatsa da, yanında olur.
+  ha bir de yanında olmaz ı ekle o listeye.
 yanında olmak böyle bir şey değil ama aldatmak gibi ihanet etmek gibi yalan söylemek gibi değil. Onlar hep insani hatalar, suçlar.. hissetmek, yanında olduğunu bilmek...bu öyle bir şey değil.
+  o daha bilinçli insana dair daha fena bir ayrıntı.
-  değil öyle olmamalıydı.
+  öyle.
- üzülüyorum ben ama, insanlar kötü diye üzüntümü geçirecek miyim?
+Evet, beklentiye girersen insana dair bu riski göze almışsın demektir.
-  ama bu riski alırken bunun böyle bir şey olduğunu bile bilmiyorum, ne demek onu bile bilmiyordum.
+  öğrenmiş oldun.
-  hep yanımda olur sanıyordum.


*alıntı

7 Ocak 2012 Cumartesi

(bıdı bıdı)

-aklıma süper bir fikir geldi yazmak için!
+tamam nasıl bir fikir?
-işte çalışırken dinlediğim şarkılar (bıdı bıdı) sözler (bıdı bıdı) şunlar bunlar (bıdı bıdı)
+tamam başla şimdi ama hemen blogger a girip yazma.
-hayır hemen yazmalıyım, çok güzel fikir ama!
+tamam ama şimdi not al, ufaktan başla, metin oluşsun. bak bakalım bitince nasıl olacak, biliyor musun?
-biliyorum süper olacak, böyle bir metin (bıdı bıdı) sözcükler (bıdı bıdı)
+tamam, fena gelmiyor kulağa, yani bilemiyorum. bitsin öyle bakalım.
-ne demek bitsin bakalım? hayır güzel işte, hemen yazmalıyım.
+sabırlı olmaya ne dersin?
-olmaz, olamam. aklıma geldi, gitmeden, uçmadan yapmalıyım!
+bu sefer değil.
-nasıl bu sefer değil? her zaman yaptım, aklıma geldi, yazdım, beğenmezsem de şimdi kaydet'e bastım çıktım! yine böyle yaparım?
+bu sefer değil.
-lütfen?
+bu sefer değil...
-açık kalsın sayfa oraya not alayım ne olur? öbür türlü başka yere yazınca hissedemiyorum yazdığımı.
+bu sefer sabırlı olmalısın.
-...
+...
-peki.

..
.....
...dakikalar...
.....
...saaatler...
.....
...gün ayar...
.....
..


+yazmışsın, bitmiş gibi, neden buraya da yazmıyorsun?
-olmadı.
+nasıl olmadı, neden olmadı?
-tahmin ettiğim gibi çıkmadı, böyle bir metin değildi istediğim. basit, sıradan bir fikir bu.
+beklemek iyi geldi sanırım.
-hayır, bilmiyorum, yani beklememiş olsaydım belki buraya yazarken vazgeçerdim. Bilmiyorum belki de buraya yazamadığım için hoşuma gitmedi.
+iyi gelmiş bence, inkar etme.
-inkar etmiyorum, bilmiyorum...
+...
-peki kabul...galiba iyi geldi...
+sabır güzel erdem.
-evet, öğreniyorum.
-...
-peki şimdi ne yazacağım ben?
+vakit yazma vakti değil, biliyorsun.
-kimsenin bilmediği bir olay varmış gibi yazdın... gizem kattın sebebime...
+ne gizemi? yazmak yerine çizeceksin, basit.
-dağıttın tüm toz bulutunu!
+gerçekler iyidir.
-gittim!
+git.




böyle çünkü, niye yazıyorsam.

3 Ocak 2012 Salı

2 Ocak 2012 Pazartesi

donup kalmak


nefret
1. Bir kimsenin kötülüğünü, mutsuzluğunu istemeye yönelik duygu. 2. Tiksinme, tiksinti.

kin
Birine karşı duyulan öç alma isteği, garaz.

öç
Kötü bir davranış veya sözü cezalandırmak için kötülükle karşılık verme isteği ve işi, intikam.

şiddet
1. Bir hareketin, bir gücün derecesi, yeğinlik, sertlik. 2. Hız. 3. Bir hareketten doğan güç: Rüzgârın şiddeti. 4. Karşıt görüşte olanlara kaba kuvvet kullanma. 5. mec. Kaba güç. 6. mec. Duygu veya davranışta aşırılık.




sonra biri geliyor, yazıyor çiziyor anlatıyor bas bas bağırıyor, içinde bunlar, işte o zaman donup kalıyorum.
arınsanız ne olur?