paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2012 Çarşamba

çabuk dedim sana!

bu kadar özleneceğini bilmeden geçirdiğim aylar,
şimdi resmen kırıntılarından hatırlamaya çalışıyorum.
greyfurt suyu yok peki, pötibör üzeri çikolataya ne demeli?
görünce sevindim macrocenterda, sonra fiyatını gördüm ve yuh dedim, yuh sana türkiye.
altı üstü bir çikolata hem de bisküvüli.

bilmiyordum gerçekten, 4 ay bile küçük küçük alışkanlıklar edinmek için fazlasıyla yeterliymiş.
şimdi ya gidecekler ya bana işkence etmeye devam edecekler.
ya da daha çok gelecekler.

çikolata mus hiç aramadım mesela, arasam bulurum belki thy koridorlarında.
tabi uçak bileti karşılığında.
şarabı zaten sayma, 20 liraya şarap mı olurmuş? hem de acı.

kimse tepki göstermesin, bu böyle, özleniyor, net.
özledim ben de, ne var? özleyemez mi insan?
istanbul'u özlemedim mi sandınız? sokak dürümcüsünü mesela.
oradayken burası, buradayken de orası.
ama dönecektim ya buraya, çok da mühim değildi.
ya şimdi?

acı olmayan şarabın 20 lira olmadığı bir ülkede, peynirin kilosu da 30 lira olduğu sürece,
bir inek ve üzüm bağı sahibi olma konusunda kararlarımı olgunlaştıracağım.
mor inekleri takip edemem. kendi ineklerim olsun istiyorum.
makarna şirketim de olsun istiyorum, şekilli şekilli makarna yaparım.

bir de etrafımda sürekli pardon pardon diyen insanlardan edineceğim.

en önemlisi de penceresi tam önünde bir çalışma masam olacak. dışarıda yağmur yağacak, öyle bir yağacak ki ben yemeğimi yerken korkup üst kata çıkacağım tabağımla birlikte. Sonra güleceğiz halime, gerçekten korkup korkmadığımı merak edecekler, gerçekten korktuğumu ise kimse bilmeyecek.

gitmeyeceğim, her şey buraya gelecek, herkes, her şey.

bu sefer ben gelmeyeceğim yalancıktan aşk şehri, tepemin tasını attırma.
toplan gel. çabuk.

4 Eylül 2011 Pazar

yazayazmak


Küçük küçük bir sürü ev var burada sanki; pencereleri, kapıları, kilitleri, hava delikleri, içerisindeki eşyalarıyla. Onların yanında duran mezar taşlarıysa sanki buraya ait değilmiş gibi, sanki burası aslında hep böyle küçük evlerden oluşuyormuş da birileri gelip değiştirmiş gibi. Çok kasvetli, bol örümcek ağlı. heykeller bile acıdan kıvranır halde. Yalnız gelsen korkarsın, ya da korkmaz kendinle yüzleşirsin, düşünürsün belki. O küçük evlerin kapılarının üstündeki camlı bölmelerden içeri bakarsın, belki 10 yıldan beri kimsenin gelmediğini anlarsın. 10 yıl önce geldiklerinde şimdi paramparça haldeki o taburede oturup dua mı ederlerdi diye düşünürsün. Ne oldu da gelmiyorlardır diye düşünürsün, cevap gecikmez. O kilitli küçük 1-2 metrekarelik evler de böyle böyle eskir, içlerine girilemez hale gelir diye düşünürsün işte.

Ünlü bir mezarlık olduğu için aradıklarını kolay bulursun, başlarına gidip durursun, durup ne yaparsın peki? 2 türk vardır ya en önce onlara gidersin, anında kendilerini belli ederler zaten. Biri bembeyaz, biri gri, ikisi de birbirinden güzel ve etkileyici. Bu 2sinden sonra devam edersin yoluna, heykeliydi, taşıydı, hayranları tarafından bırakılanlarıydı derken küllerin olduğu bölüme gelirsin.

Karedir bu alan, ortada ise yakıldıkları mekan, evet burnuna hemen kokusu gelir. İçeriden siyah giyinen bir takım insanlar çıkar. Etrafındaki onca saklanan küle mi şaşırasın, ortada külü için yakılan bir insan olduğuna mı, bilemezsin. Bir süre dolandıktan sonra işte görürsün;











Sonra şaşırırsın işte, ne biliyorsun ki yakılmış mı gömülmüş mü, ne istemiş, ne istememiş, yanındaki kim, bu kültür nasıl bir kültür, ziyaret nasıl bir ziyaret. Öyle bakarsın işte. Hiç bir şey bırakamadan, konuşamadan, sadece isminin yazılı olduğu tablaya dokunup geri dönersin.


*geleceğimi söylemiştim, ikinci mektubu ise yazayazdım diyelim, sonra.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

dönmek

Eh, gitmek fiili dönüşümsüz yaşanmıyor. En azından şimdilik.

Döndüm, hatta belki 15 belki 20 gün oldu. bu süreçte karşıma çıkan zorlu ve asitli şaraplar, bulamadığım peynirler, trafikte medeniyetsizce korna çalanlar gibi sebeplerden sürekli Paris'i andım, ah azizim nerede o şaraplar nerede o Seine nehri diye sayıklandım.

Şaka tabi, bunların hiç birini yapmadım. Ama bu sayıklanmaların yerine yaptığım çok güzel planlar var, şehirleri tek tek ayrıntılı yazmak gibi !

hayali bir okuru kandırıyormuşum gibi hissediyorum böyle yazarak , bu vasıtayla da aslında kendimi. Zira neredeyse nisandan beri ben bu şehirleri yazmaya başlayacağım, öyle değil mi?

Neyse hayatım feci bir düzene, mutluluğa ve huzura bağlandı, bu sebeple artık vericeğim sözleri tutacağıma inanıyorum. Ayrıca dörtte biri kalmış olmasına rağmen dört katı strese sahip olacak üniversitenin son yılına girmeden önce de bu tür bir düzene ve huzura ihtiyacım vardı, o yüzden gerçekten yazacağım!

Peki neler var; bir bakalım,

Fransa - Marseille, Cannes, Antibes, Cassis, Nice, Monaco, Firminy, Eveux
İtalya - Roma, Floransa, Venedik, Milano, Cinque Terre
İspanya - Sevilla, Valencia, Barcelona

Tabi hepsine bir anda ömür yetmeyecek, ben de oldukça geniş bir zamana yaymayı düşünüyorum. Rehbervari olmaktan öte, bu şehir ve mini kasabalar hakkında bir kaç hissettiğim şey var, onları unutmamak, detayları kaybetmemek benim de en çok yapmak istediğim şeylerden biri.

Velhasıl böyle, izmir'de olmak çok güzel.

19 Haziran 2011 Pazar

la défense
























üsttekinde 6, alttakinde 16 fotoğraf, sevdim kendisini.

13 Haziran 2011 Pazartesi

l'institut du monde arabe

Uzun süredir yazmaya ara verişime pek mana veremiyordum, bir yerden başlamak lazım diyerek bunu seçtim.

Paris'teki bu enstitu, 1987 yılında bitirilmiş, Jean Nouvel imzalı ve 1989 aga khan ödüllü bir yapı. içerisinde koleksiyon ürünlerinin sergilendiği ana müze, süreli sergi salonları, ofisler, toplantı salonu, restoran ve kütüphane bulunduruyor.

Gitmek istememin ilk sebebi ise cephe tasarımı, ikincisi sahip olduğu koleksiyon, üçüncüsü ise zaha hadid süreli sergisi.

sanırım bu ilk temel bilgilerden sonra içeriğine geçebiliriz.

yandaki fotoğraf da girişindeki kapı gibi dikilen brütlerin arasından gözüken cephesidir.




Öncelikle yola bakan cephesi bu değil, bu cephe tamamen kendisi için oluşturulan boşluğa bakıyor, yani sokaktan geçerken bu cepheyi değil normal camla kaplı cepheyi görüyorsunuz. ardından bir merdivenle içeriye doğru kıvrılıp bu yüksek kapılardan geçiyorsunuz. önü daha önceden boş imiş, şuan ise zaha hadid'in tasarladığı ufak çaplı bir galeri bulunuyor.

Binanın giriş katı; gişe, asansörler, kitapçı ve ufak bi sergi alanından oluşuyor. bir de alt katında bir süreli sergi alanı daha var. iki alt kat ise kalın kolonlara ve uzun koridorlara sahip anlamsız boşluklardan oluşan bir bölüm.

önce -1deki süreli sergiyi gezdim, Shafic Abboud adlı ressamın retrospektifiymiş, hızla dolaşıp çıktım. eski bir bina olduğunu göz önünde bulundurursak yine de durumu iyi olan bir salondu.

sonra hadi bakalım acaba nerede bu sürekli sergi, nerede
bunların hazineleri diye önce en tepeye çıkıp yürüyerek ine ine bulurum dedim. ama en üste çıkınca, terası farkettim direk.
teras bölümü'nde arap mutfağı bir restoran bulunuyor, güzel de bir manzaraya bakıyor üstelik. Restoran'ın yanında açık bir alan var buradan da notre dame tüm güzelliğiyle gözüküyor. güzel dediysem, zamanında bu binanın etrafından inen payandalar yüzünden binanın 'bitmemiş inşaat'a benzetildiğini söylemiş miydim? Tabi o zamanın gotik mimari hareketleri, payanda kullanımının neredeyse binanın dışarıdan algılanmasına engel olacak kadar sık kullanımı gibi konular da var. Neyse ki şimdi herkes tapıyor katedrale, en azından turistler tapıyor. Fransız hükümetiyse bu tapmaya karşılık olarak sadece ön cephesini temizliyor, arka cepheler (fotoğrafta görünen cephe) afedersiniz ama leş gibi. simsiyah hatta yer yer yeşil. E nasıl olsa turistler de ön cephesinin fotoğrafını çektiğine göre dert yok diye düşünen hükümete sevgilerimi iletiyorum.

neyse buradan sonra yürüye yürüye bulamadığım sürekli sergi için birine danışıyorum artık. zor bela buluyorum, meğersem ana salon tadilattaymış onlar da ufak salona taşımışlar. sergi 3. katta, içinden bir üst kata daha çıkılıyor. böylece binanın girişten bakıldığındaki sağ tarafının 3. ve 4. katını bu sergi kaplamış durumda. sağ taraf 5. ve 6. katta da ofisleri bulunuyor. (bu arada asansörler ve merdivenler ortada, hatta tam ortalarında da avlu var)binanın sol tarafını ise neredeyse kütüphanesi kaplıyor, 3 katlı kütüphanın her katının duble yüksekliğe sahip olduğunu düşünürsek, müze alanından daha fazla alana sahip olduğu gerçeğine ulaşabiliyoruz. fazla karışık oldu ya bu paragraf, idare edelim artık.

Tabiki bir ara da kendimi kütüphaneye attım, hatta oturdum, inceledim, bakındım. 85000 kitap bulunduruyormuş bünyesinde, bir çoğu da arapça. herhalde hayatımda bir daha bu kadar çok arapça kitabı bir arada görmem zor.

bünyelerindeki bulunan islami eserlerin içinde tabiki de türkiyeden alınmış/getirilmiş eserler de var; bunlar; 19. yüzyıl işlemeli çantalar, 18. yüzyıl padişah kaftanları, pelerinler, işlemeli masalar, 18 yüzyıl kuranı, takvimler, saatler, ve iznik çinileri.

buradan çıkıp tekrar binanın içinde bir aşağı bir
yukarı dolanıyorum, sebebi ise çok açık; koridorlar cepheyle birlikte inanılmaz fotoğraf veriyor. Cephe tasarımı aslında tamamen bildiğimiz geometrik şekillerden üretilmiş, fakat bu şekillerin biraraya getirilişinde mimarın arap motiflerinden esinlendiği söyleniyor. sağda da gözüken fotoğraftaki gibi bu cephe sistemi iki cam arasına yerleştirilmiş, güneş ışığının gelişine göre mekanik sistemleriyle kapanıp ışığı içeri almayacak şekilde çalışıyor. gündüz çok erken saatte gidip akşam saatine kadar kaldığım düşünülürse ben hiç bir hareketlerine şahit olmadım. 87den beri artık çalışmaktan yoruldukları yorumunu getirsem de, yaptığım en büyük salaklık sistemin şuan çalışıp çalışmadığını sormamak oldu.

buradan da çıkıp, dışarıdaki Zaha Hadid sergisine geçiyorum. Dışarıdan da girilse bileti ana binadan alınıyor ve Zaha Hadid'in tüm binaları gibi bu binası da ZAHA TASARLADI diye bağırıyordu resmen.

Bu tepkiden sonra aslında öğreniyorum ki bu yenil nesil bir konteynır (yazınca ne garip hissettim, türkçe değil ki bu?!).


Neyse efenim, konuyu açmışken aslında bahsetmekte fayda var, zira kendisi bir l'institut du monde arabe kadar başlık hakeden bir durumda.

"Chanel mobile art pavillon" olarak adı geçen bu yapı, isminden de anlaşılacağı üzere Chanel firmasının direktörü Karl Lagerfeld tarafından düşünülmüş, Zaha Hadid'ten yapması istenmiş. Program olarak gezici sanat galerisi olma rolünü üstleniyor. Aslen Arap dünyası enstitüsü için tasarlanmış ve bağışlanmış. Fakat buraya kadar gelmeden, hong kong, tokyo ve new york da geçici olarak kurulmuş. şuan ise kendisi en son konumunda bulunuyor, ve muhtelemen ekimde Zaha Hadid'in sergisi de bitince yerine enstitünün kendi süreli sergileri yer alacak.


Marka Chanel, mimar Zaha Hadid olunca, malzemesinde ve iç tasarımında da ekonomik yönden hiç bir şeyden kısmamışlar. İçerisi uzay kapsülü gibi, kulağımda kulaklık, her bölgede Zaha da Zaha, tasarım da tasarım bır bır sürekli konuşma geçiyor. bir kere önce beynim sulandı, etrafa mı bakacağım, maket mi inceleyeceğim yoksa kulağımdaki sese mi konstantre olacağım? insaf eyleyin, neye uğradığımı şaşırdım. sonra sırayla dinledim, inceledim, yürüdüm, bakındım. sonra da sergi bitti zaten.

Aslında hepsi aynı, maketler de, projeler de, içinde bulunduğum bina da. Neyse bu konudaki görüşlerimi başka bir yere saklıyorum.

Öyle böyle sergiyi bitirip oradan da çıktım. Evet taşınması kolay mıdır değil midir bilemem ama kendisi şu zamana kadar 3 büyük şehir dolaşıp buraya geldiyse ve burada da bir galeri rolünü üstlenebiliyorsa -ki sahip olduğu mekan ve teknoloji ile fazlasıyla üstleniyor- programını yerine getirmiş demektir.

Böylece 3-5 saatlik bir paris kültür turunun daha sonuna geldik. Başka bir turda görüşmek üzere.

dipnot olarak ekstra bilgi isteyenlere bir kaç link;

Chanel mobile art pavillon
institut du monde arabe

Ek bilgiler;

Nerede?
Institut du Monde Arabe
1, rue des Fossés-Saint-Bernard
Place Mohammed-V
75005-Paris
Métro : Jussieu, Cardinal-Lemoine

Ne kadar?
Öğrenci tarifesi, tüm süreli ve sürekli sergilere giriş 8 euro.

12 Mayıs 2011 Perşembe

bir düşme sanatı olarak kaykay

Eyfelin karşısında 2 müze, aslında 2 'palais' yani saray. ortalarında bir cafe ve bir restoran var. Bu 2 mekanın önünde de bir meydan bulunuyor. Meydanın ortası uzun bir havuz, kenarlarında dümdüz alanlar, 2-3 basamaklı merdivenler, heykeller, banklar... Alanın her tarafında da insanlar var, merdivende oturuyorlar, yerlerde sürünüyorlar. Yerlerde sürünen insanlar dediysem, onlar kaykaycı... Bu kaykaycılar, ortamda buldukları her tümsekten atlayıp zıplayıp ardından kendilerini yerde buluyorlar. Problem değil, hemen kalkıp tekrar tekerlekleri üzerinde hızla ilerleyip yine atlıyorlar. Yaş ortalaması yok, 9-10 yaşında çocuk da var, 30 yaşında adam da. Ama genelde bir çoğu genç, hatta ergen. Hepsi düşüyor, bir bir. Sorun kalkacak enerjiyi bulmakta. Bazısı bulmuyor bile, düşüyor yatıyor bir süre, bakınıyor çevresine, kalkıp mola veriyor, sonra tekrar devam. Başarısızlık, başarısızlık, en sonunda biri zıplayıp kendini tekrar kaykayının üstünde bulunca, işte o an yüzü aydınlanıyor. Etrafından hemen seslenişler, mutluluk geliyor ortama birden.
Aralarından bir tanesi, bu atlama hareketlerini havuzun tam kenarında bulunan hafif tümsekte deniyor. Bir iki gözümü alıyor, ben tam kafamı çevirmiş başka bir yere bakarken sesle irkilip o çocuğa dönüyorum. Çocuk yerde, sürüklenmiş, havuzun bitimindeki merdivenlerin ucunda popo üstü durmuş, ayakları da havada. Hemen de kalkmıyor, önce ayaklarını topluyor, ardından etrafına bakınıyor. Gözlerim kaykayı ararken havuzdaki dalgalanmayı farkediyorum, kaykay şuan havuzun dibinde. Çocuğun etrafına biri yanaşıyor, bir şeyler söylüyor. Çocuk kalkıyor, üstünü çıkarıp havuza mı girecek acaba, havuz derin mi, elini atsa alır mı diye düşünürken, o havuzun diğer ucuna gidiyor. Uzunca bir sopa bulmuş, önce havuzun içindeki kaykayı o uzun sopa yardımıyla kenara çekiyor, ardından elini uzattığı gibi kaykayı çıkarıyor sudan. O kadar bezgin ki, pes edecek diyorum. oturacak. kaykayı eline aldığı gibi, havaya kaldırıyor ve yere hızlı bir şekilde atıyor. Ne yapıyor bu demeye kalmadan, tekrar yerden aldığı gibi havaya kaldırıyor, daha sert atıyor, iki oldu. Bu sırada yürüyor, görüş açımdan çıkıyor, üç oldu. Göremiyorum artık ama ses geliyor, dört oldu, beş oldu. Yapma artık, niye vuruyorsun kaykayı yere dememe kalmadan altı geldi. Gidiyor diyorum, tahtayı mı cezalandırıyor, kendine mi kızıyor diyorum yedi oldu. Ama gitmemiş, sekizi duymadan tekrar görüş açıma girdi, bu sefer kaykayın üzerinde, bitmiş, sekizinci yere vuruş yok. Biraz ilerliyor tekerleklerin üstünde, kaykay sudan arınmış.
Sonra?
Sonrasında herşey kaldığı yerden devam.
Tekrar, tekrar, tekrar.
Pes etmiyor, kimse etmiyor.
Kimsenin düşmesi kimse için önemli değil, kendileri içinse hiç değil.

11 Nisan 2011 Pazartesi

19 Mart 2011 Cumartesi

m.




















16 Mart 2011 Çarşamba

14 Mart 2011 Pazartesi

salle ovale



















Kütüphaneleri etkileyici yapan içerisindeki kitapları ya da mimarisi değilmiş. Bu fotoğraf etkileyici ama insanları olmasa bir hiç olurdu.
İçeriye almadılar önce, master ya da doktora öğrencisi olmam lazımmış. Lisans öğrencilerine burada yapılan lise öğrencisi durumu hiç hoş değil ama boş durmadım mimarlık öğrenciyim diyerek başlarının etini yedim ve sonunda kartımı çıkarttım. Artık gidip kitaplarına değil deli gibi araştırma yapıp okuyan yaşlı başlı insanlara bakıp 'bu insanlar ne yapıyor?' üzerine uzunca düşünebilirim.
Gel burada oku, araştır, öğren, öğret diye fısıldıyor birileri.

*Bibliotheque nationale de France, site Richelieu, Salle ovale

13 Mart 2011 Pazar

c'est ikea, tout simplement.

burada da bir ikea bulup gitmemem olacak iş değildi zaten değil mi?

İkea Paris Thiais denilen mağazasına gittim, kaldığım yere pek uzak değil fakat aktarmalar ile 50 dakikayı buluyormuş. İnsansız detaylarıyla tamamen türkiye'dekilerle aynıydı. Alışveriş merkezi, giriş, mağaza planlaması, restoran, ürünler, fiyatlar, kataloglar, işleyiş, hepsi aynı.
insan faktörü yüzünden çeşitli farklılıklar var, bunlardan biri restoran. ya o kadar çirkindi ki restoranı, içim acıdı sanki ikea sahibi benim de bu nasıl restoran işletmesi diye kızacağım birazdan, bozulucağım. bir sürü sebebi var tabi, mağaza küçük, gelen insanlar oldukça çeşitli, restoran işletmesi iyi değil, ürünler lezzetli değil. bunun sebeplerini diğer avrupa ikealarını gördükten sonra daha net bir şekilde belirleyebilirim diye düşünmekteyim.

aynı olan şeyler konusuna gelince, biraz garip değil mi türkiye ve fransa ekonomisi arasındaki farklılıklara hiç aldırmadan aynı ürünü aynı fiyatla satmak? tüm dünyada böyle mi yani? pöang koltuk heryerde aynı fiyat mı? aynı fiyata satmasaydı da iki katı fiyata satsaydı 'a burası fransa ama normal' mi diyecektik yoksa 'aynı ürünü üretiyor nasıl iki katı fiyata satar' mı diyecektik? yine şizofrenik düşüncelerimi bir yana bırakıyorum-bir süreliğine.

(şimdilik bu gezdim gördüm ikea yazılarının, ileride, ikea ile ilgili yazılmış araştırma metinlerinin de katkısıyla daha ayrıntılı ve şizofrenik bir hal alacağını belirtmekte yarar var...)

Bu yazıyı bitirmeden önce,dipnot olarak,
bakalım Ingvar amca ne yapmış 9 eylül 1999 günü;


Büyük Teşekkür Olayı
9 Ekim 1999 tarihi eşsiz Büyük Teşekkür Olayı, IKEA Grubu içindeki bir çok çalışan için bin yıllık bir ödüldür. Bu özel günde tüm satışlar toplamı yani yaklaşık 84-85 milyon Euro’luk bir miktar, tüm çalışanlar arasında bölünür. Bu şirketin devam eden başarısına katkıda bulunan gayretli IKEA çalışanlarına eşsiz bir teşekkür yoludur.


(o tarihte yaklaşık 50bin çalışanı olduğunu düşünürsek aşağı yukarı kişi başına düşen 1700 euro dolayları)

evet gözlükle amcamızda da Ingvar Kamprad. bir çakallık var değil mi? Bugün ikea mağazaiçi mimarisinin fikir babasının kim olduğunu düşündük, yaptım oldu gibi bakmıyor mu?

yakın zamanda yine ikea darlayışlarına gireceğim, şimdilik bu kadar.

21 Şubat 2011 Pazartesi

pari pari pari

yaklaşık 12 gün sonra kendimi sokağa atabildim. pek nereye gideceğimi de kestiremedim açıkçası, bineyim metroya notre dame dolayları beni paklar dedim önce, yukarıdan bir göreyim parisi. metroda giderken gözüme montparnasse kulesinin reklamı çarptı, yok hergün açıkmış 360 derece panoramik manzaraymış. ya montparnasse diyip diyip duruyorlar nerede bu kule acaba derken 2 durak sonra montparnasse durağına geldik ve attım kendimi metrodan! hiç aklımda gökdelen gibi canlanmamıştı nedense bilmiyorum, terası kapalıymış
yenileme sebebiyle hazirana kadar. bir alt katında camlı bölmeden izleniyormuş, peki dedim çıktık. aça aça biteremedikleri geniş caddelerle yüzleştim, tepeden eyfelle yüzleştim. gerçi hava pek iyi değildi, mutlaka hava açıkken gidilmeli. yine de önizleme için yetti de arttı bana. fakat zamanında bu geniş caddelerin çok kolay açılmadığını okumuştum, çeşitli zorluklar, durumu iyi olmayanları şehir dışına postalamalar, zenginler için yerler açmalar vs gibi. neyse uzun süreden beri elime fotoğaf makinasını almadığım için de heyecanlanıp hemen gölgeli alengirli fotoğraflar da çekmeye başladım, sonra da pılımı pırtımı toplayıp indim kuleden.
yukarıdan bakılınca heryere ne kadar kolay gidiliyor ya! direk notre dame için direk yürüme güzargahımı belirlemiştim yukarıdayken. bir de oraya gidene kadar saint sulpice in de yanında geçicekmişim, iyi oraya da uğrarım dedim. efenim rennes caddesinde ilerlerken art nouveau diye bağıran bir apartmanın Paul Auscher'e ait olduğunu öğrendim. Magazin Felix Potin miş ismi 1904 de yapılmış. zaten Art nouveau akımının mimarıymış kendisi de. sen gel bütün klasik çizgili paris apartmanlarının arasına koy binanı, zaten dikkati çekiyor hemen.

neyse saint sulpice gayet sessiz sakin, önünde güzel bir çeşmesi olan, cephesi çok işlemeli olmayan, haç planlı güzel bir kilise. çok işlemeli değil dediysem ön kolonların ardındaki dehşet
betimlemeleri hiçe saydığım sanılmasın. sonradanokuduğuma göre de buraya zamanında Davinci şifresi kitabı/filmi yüzünden inanılmaz turist akını olmuş. gül çizgisi varmış yerde, 150 yıl önce dünyanın ilk sıfır boylamı olarak kabul ediliyormuş. bunların hiç birini görmedim tabi ki niye çünkü sonra okudum..... mesela benim de dikkatimi başka şeyler çekti diyerek savunmaya geçebilirim kigeçiyorum, kilisenin ana nefinin yanlarında bulunan şapellerinden bi rinde bir sanatçının enstlasyonu vardı. kilisede modern sanat mı olur? baktım ki adam daha önce de saint sulpice de çeşitli enstalasyonlar yapmış. iyi bu iş iyi dedim ben de. camide güncel sanat mı? yazarken bile garip... Adamın ismi; Benjamin Bergery çalışma da Confession with technology. ayrıntı için ( http://bergery.net/)


Notre Dame bence korkutucu bir yer! yürüdüm vardım sonunda, zaten deli gibi turist akını, sıra olup içeriye giriliyor, içeride tintin birbirinin ardında yürünüyor falan. derste dinlerken bu kadar ürktüğümü hatırlamıyorum, ilk gotik kilise ve en iyi örnekleri arasında biliniyor. bir de gotik akımının ilk başladığı zamanlarda (romaneskten sonra) duvarları inceltip pencereleri açma olayı burada artık zirveye ulaşmış. yani uçan payandalarla duvarlar destekleniyor böylece cephe yükseldikçe duvarları kalınlaştırmaya gerek kalmıyor ve pencereler açılabiliyor. fakat ilk planlar böyle
değilmiş,sonradan çatlamalar yüzünden payandalar yapılmış. bu payandalarla birlikte binayı kavramak mümkün değil, içini gezdikten sonra arkasına gidip uzun süre bakındım. zamanında 'hala inşaat halinde gibi duruyor' eleştirisi yapılacak kadar da değil açıkçası. bu eleştiriyi de nasıl yaparsınız diyesim geldi. bir de korkutucu olmasının sebeplerinden biri dış cephedeki suluk görevi yapan hayvanlar. hepsi mi kötü bakar! ayrıca bu binaların turistik açıdan iyi gözükmesi için sürekli cephe temizliğinin yapıldığı biliniyor, anladığım kadarıyla fransızlar bir tek batı cephesini, yani turistlerin gördüğü cepheyi temizleyip bırakmışlar! arkası simsiyah! hooop hiişt paris belediyesi!

sonra da 3-5 ikinci el kitapçı dolaşıp kendime 20 centten fransızca çocuk kitapları aldıktan sonra yurduma döndüm. ne yazık ki yarın okul başlıyor dıdıdıdıımmm!

mousse

ben daha iyisini tadana kadar en iyisi bu.
evet paris yolcuğunun 11. günündeyken, yiyecek konusunda şuana kadar beni benden alan tek şey mousse. tamam biliyorum ileride daha güzel şeyler bulurum ederim bıdı bıdı. şimdilik bu işte aa.

daha kendimi şehri görmeye veremedim. okul da başlıyor, havalar soğuk bir yandan. alışmadıım, alışamadııım.

insanlar iyi, fransızca zor, yurt güzel, havası içimi üşütüyor çok soğuk değil ama.

neyseki mousse var, her güne bir tane hoop paris şahane.

buda buradan yazılan ilk kayıt olsun. sevgiler tee paristen.

3 Ocak 2011 Pazartesi

2011 kartları
























kartlar yola çıktı bile, posta kutuları kontrol edile!
favorim şu çerçeve içinde olanı, şans eseri çıktı yoksa tamamen negatiflerini üretiyordum. yanlışlıkla kalıp bir yere yapışınca aa ne iyi oluyormuş dedim.

İstanbul'un silüeti parisinkini sollayıp geçiyor ya neyse, naber Paris?
bekle, az kaldı.